Beddua ve Kalbin Kararması: İslam’da Başkasının Kötülüğünü İstemek
Kültür Sanat Haberleri
Beddua ve Kalbin Kararması: İslam’da Başkasının Kötülüğünü İstemek
İnsan öfkelendiğinde en kolay yaptığı şeylerden biri, karşısındaki insan hakkında kötü dilekte bulunmaktır. Bazen bir haksızlık karşısında, bazen bir tartışmanın ardından, bazen de yalnızca hoşuna gitmeyen bir söz veya davranış sebebiyle insanın dili ağırlaşabilir.
Fakat İslam’ın ahlâk anlayışı açısından asıl mesele yalnızca söylenen sözün ne olduğu değildir.
Asıl mesele şudur:
İnsan, öfkelendiği anda kalbini neye teslim etmektedir?
Çünkü bir başkasının kötülüğünü istemek, yalnızca dil ile ilgili bir mesele değildir. Bu durum zamanla insanın kalbinde kin, öfke ve intikam duygularının yerleşmesine de sebep olabilir.
Bu nedenle İslam’ın beddua konusundaki yaklaşımını anlamak için yalnızca “Beddua etmek caiz midir?” sorusunu sormak yeterli değildir.
Daha önemli soru şudur:
Bir insan neden sürekli başkasının kötülüğünü dilemeye ihtiyaç duyar hâle gelir?
İslam bedduayı mutlak olarak yasaklıyor mu?
Öncelikle önemli bir ayrım yapmak gerekir.
İslam’da beddua her durumda ve mutlak biçimde yasaklanmış değildir.
Kur’an’da zulme uğrayan kimseye, uğradığı haksızlığı dile getirme konusunda bir istisna tanınmıştır. Hz. Peygamber’in de ağır zulüm, ihanet ve saldırılar karşısında bazı kimseler veya topluluklar hakkında beddua ettiği rivayet edilmiştir.
Dolayısıyla:
“İslam’da hiçbir şekilde beddua edilemez.”
şeklinde mutlak bir hüküm vermek doğru değildir.
Fakat bu durum, bedduanın günlük hayatın sıradan bir parçası hâline getirilmesini de meşru kılmaz.
Çünkü mazlumun duası ile öfkesine yenilmiş insanın dili aynı şey değildir.
Bir insan gerçekten zulme uğrayabilir ve Allah’tan adalet isteyebilir.
Fakat başka bir insan yalnızca kendisine katılınmadığı, eleştirildiği veya hoşuna gitmeyen bir söz duyduğu için karşısındakinin kötülüğünü dilemeye başlayabilir.
İşte burada mesele değişir.
Beddua ile adalet aramak aynı şey değildir
İslam insanın hakkını aramasına engel olmaz.
Bir insan haksızlığa uğradığında hakkını isteyebilir, zalimin zulmünün sona ermesini Allah’tan dileyebilir ve adaletin gerçekleşmesini isteyebilir.
Fakat burada önemli bir sınır vardır:
Adalet istemek ile intikam istemek aynı şey değildir.
Adalet:
“Allah’ım hakkımı ortaya çıkar.”
demektir.
İntikam duygusu ise:
“Allah’ım onun başına kötülük getir.”
noktasına dönüşebilir.
Birincisinde insan hakkını Allah’a havale eder.
İkincisinde ise kendi öfkesini duasına taşıma tehlikesi vardır.
Bu yüzden insanın zaman zaman kendisine şu soruyu sorması gerekir:
“Ben gerçekten adalet mi istiyorum, yoksa karşımdaki insanın acı çekmesini mi istiyorum?”
Bu iki duygu birbirine çok benzeyebilir.
Fakat ahlâk bakımından aralarında büyük bir fark vardır.
Hz. Peygamber’in dili neden önemlidir?
Hz. Peygamber’in hayatına baktığımızda onun genel ahlâkının lanetçilik ve kötü söz üzerine kurulmadığını görürüz.
Hz. Âişe’den aktarılan rivayetlerde Resûlullah’ın kötü sözlü, çirkin konuşan ve insanları incitmek için konuşan biri olmadığı bildirilir.
Başka bir hadiste ise müminin lanet okuyucu, çirkin ve kötü sözlü bir kimse olmadığı ifade edilir.
Bu bize çok önemli bir ölçü verir:
Müminin dili, kalbinin öfkesinin sınırsız biçimde dışarıya aktığı bir araç değildir.
Müslüman elbette kızabilir.
Üzülebilir.
Haksızlığa tepki gösterebilir.
Zulme karşı çıkabilir.
Fakat bütün bunları yaparken ahlâk sınırlarını korumakla da yükümlüdür.
“Ben haklıyım” demek her sözü meşru hâle getirir mi?
Hayır.
Belki de günümüzde en fazla unutulan noktalardan biri budur.
İnsan kendisini haklı gördüğünde dil üzerindeki kontrolünü kolayca kaybedebiliyor.
Çünkü zihninde şöyle bir düşünce oluşuyor:
“Ben haklı olduğuma göre istediğimi söyleyebilirim.”
Oysa İslam ahlâkında haklı olmak, insana sınırsız bir konuşma özgürlüğü vermez.
Haklıyken de ölçülü olmak gerekir.
Hatta insanın gerçek ahlâkı çoğu zaman haklı olduğu zaman ortaya çıkar.
Haksızken güzel konuşmak kolay olabilir.
Fakat haklı olduğunu düşündüğün hâlde öfkeni kontrol edebilmek daha zordur.
Bu nedenle öfke, insanın ahlâkının en ciddi imtihanlarından biridir.
Tasavvuf açısından mesele daha da hassastır
Tasavvufun temel meselelerinden biri nefsin terbiyesidir.
Nefsin öfkesini kontrol etmek, kin ve intikam duygularına teslim olmamak, sabır göstermek ve insanın kendi iç dünyasını sorgulaması tasavvufî ahlâkın önemli başlıkları arasındadır.
Bu nedenle tasavvuf ehli olduğunu söyleyen bir insan açısından şu soru özellikle önem kazanır:
Kendisine yöneltilen hoşuna gitmeyen bir cevap karşısında verdiği tepki, savunduğu nefs terbiyesi anlayışıyla uyumlu mudur?
Çünkü insanın manevî hâli yalnızca konuştuğu güzel sözlerle ölçülmez.
Kendisini kızdıran insan karşısındaki tavrı da onun terbiyesini gösterir.
İnsan kendisini sevenlere karşı sabırlı olabilir.
Kendisini övenlere karşı mütevazı görünebilir.
Kendisini destekleyenlere karşı güzel konuşabilir.
Asıl mesele, kendisini eleştiren veya öfkelendiren insan karşısında ne hâle geldiğidir.
Gazzâlî ve mutasavvıfların yaklaşımı
İslam ahlâk geleneğinde bu konu üzerinde ciddi biçimde durulmuştur.
Gazzâlî’nin ve bazı mutasavvıfların yaklaşımında, insanın kendisine kötülük eden kişiye karşı bile beddua konusunda dikkatli olması gerektiği görülür.
Çünkü tasavvufî bakış açısı yalnızca:
“Karşımdaki cezalandırılsın.”
noktasında durmaz.
Daha ileri bir soru sorar:
“Bu olay benim kalbimi ne hâle getiriyor?”
İşte tasavvuf açısından esas mesele budur.
Bir insan kendisine kötülük edildiğinde karşılık olarak aynı kötülüğü kalbinde büyütüyorsa, karşısındaki kişinin yaptığı kötülük sona erse bile onun etkisi kendi içinde devam ediyor demektir.
Beddua neden kalbi karartabilir?
Çünkü insan söylediği sözlerden bağımsız değildir.
Sürekli öfke taşıyan bir insan zamanla öfkesini normal görmeye başlayabilir.
Sürekli kin taşıyan insan, kinini haklılığının göstergesi zannedebilir.
Sürekli başkasının kötülüğünü isteyen insan ise bir süre sonra bunu doğal bir davranış olarak görmeye başlayabilir.
Böylece insanın kalbinde şu düşünce yerleşebilir:
“Ben haklıysam onun kötülüğünü istemem de doğaldır.”
İşte tehlike burada başlar.
Çünkü insan artık kendi nefsini sorgulamamaktadır.
Kendi öfkesini sorgulamak yerine karşısındaki insanı yargılamaya devam etmektedir.
Bu da hakikate ulaşma yolunda ciddi bir engel hâline gelebilir.
Hakikati arayan insanın en büyük imtihanlarından biri öfkedir
Hakikati aramak yalnızca bilgi toplamak değildir.
İnsan bazen doğru bilgiyi bilir fakat kendi duyguları nedeniyle onu uygulayamaz.
Kibir hakikati örtebilir.
Haset hakikati örtebilir.
Kin hakikati örtebilir.
Öfke hakikati örtebilir.
İntikam duygusu hakikati örtebilir.
Bu nedenle hakikate ulaşmak isteyen insanın yalnızca zihnini değil, kalbini de temizlemesi gerekir.
Bir insan sürekli olarak başkalarının kötülüğünü diliyor, her anlaşmazlıkta öfkeye kapılıyor ve kendisine yöneltilen her eleştiriyi düşmanlık olarak görüyorsa, kendi kalbine de bakması gerekir.
Belki sorun yalnızca karşısındaki insan değildir.
Belki kendi nefsinin verdiği tepki de imtihanın bir parçasıdır.
Bedduanın normalleşmesi neden tehlikelidir?
Bugün özellikle sosyal medya ortamında başkasının kötülüğünü dilemek giderek sıradanlaşabiliyor.
İnsanlar birbirlerini tanımadan hüküm verebiliyor.
Bir fikir ayrılığı kısa sürede şahsî bir çatışmaya dönüşebiliyor.
Bir eleştiri düşmanlık olarak algılanabiliyor.
Ve bütün bunların sonunda başkasının kötülüğünü dilemek sıradan bir tepki hâline gelebiliyor.
Burada en büyük tehlike, yanlış olan bir davranışın tekrarlandıkça normal görünmeye başlamasıdır.
Bir insan ilk kez böyle bir söz söylediğinde vicdanı rahatsız olabilir.
İkinci kez daha kolay söyler.
Üçüncü kez düşünmeden söyler.
Bir süre sonra ise artık söylediği sözün ağırlığını hissetmez.
Bu yalnızca dilin değil, kalbin de alışmasıdır.
Sosyal medya bu problemi neden büyüttü?
Sosyal medyada insan karşısındaki kişinin yüzünü görmez.
Ses tonunu duymaz.
Üzüntüsünü görmez.
Ailesini, hayatını, yaşadıklarını bilmez.
Karşısında yalnızca bir kullanıcı adı vardır.
Bu durum insanın karşısındaki kişiye karşı merhamet duygusunu azaltabilir.
Bir tuşa basarak ağır bir söz söylemek, yüz yüze söylemekten çok daha kolaydır.
Üstelik tartışmalar büyüdükçe insanlar birbirlerinin sözlerinden çok birbirlerini yenmeye odaklanmaya başlayabilir.
Böyle bir ortamda beddua da kolayca sıradanlaşır.
Oysa Müslüman için ölçü sosyal medyanın dili değil, Kur’an’ın ve sünnetin ahlâkıdır.
Mazlumiyet ile öfke birbirine karıştırılmamalıdır
Gerçekten haksızlığa uğrayan insanın acısı küçümsenmemelidir.
İslam mazlumun yanında durur.
Fakat her öfke mazlumiyet değildir.
Her anlaşmazlık zulüm değildir.
Her eleştiri saldırı değildir.
Her farklı fikir düşmanlık değildir.
İnsan bazen sadece istediği cevabı alamadığı için öfkelenebilir.
Bazen kendi düşüncesinin sorgulanmasını istemeyebilir.
Bazen gururu incinebilir.
Bazen kendisini üstün gördüğü bir insanın itirazını kabullenemeyebilir.
Bu durumda ortaya çıkan tepkiyi “zulme uğradım” şeklinde yorumlamak kolaydır.
Fakat insanın kendisine dürüst olması gerekir.
“Gerçekten bana zulmedildi mi, yoksa sadece nefsim mi incindi?”
Bu soru, insanın kendisiyle yüzleşmesini sağlar.
Beddua yerine adaleti Allah’a bırakmak
İnsan haksızlığa uğradığını düşündüğünde her zaman karşısındakinin kötülüğünü istemek zorunda değildir.
Şöyle dua edebilir:
“Allah’ım hakkımı ortaya çıkar.”
“Allah’ım beni zulümden koru.”
“Allah’ım hakkımda hayırlısını nasip et.”
“Allah’ım beni öfkeme yenilmekten koru.”
“Allah’ım zalimin zulmünü durdur.”
“Allah’ım beni de onu da ıslah et.”
Böyle bir dua insanın hakkını inkâr etmesi anlamına gelmez.
Tam tersine, adaleti kendi öfkesinden çıkarıp Allah’a teslim etmesi anlamına gelir.
Asıl soru: Karşımızdakine ne oluyor değil, bize ne oluyor?
Belki de beddua meselesinin en önemli tarafı budur.
Bir insan bize kötülük ettiğinde onun davranışından sorumlu olmayabiliriz.
Fakat o davranışa verdiğimiz tepkiden sorumluyuz.
Karşımızdaki insan öfkeliyse, biz de öfkelenmek zorunda değiliz.
Karşımızdaki insan kötü konuşuyorsa, biz de aynı dile düşmek zorunda değiliz.
Karşımızdaki insan haksızsa, biz de haksızlaşmak zorunda değiliz.
Çünkü başkasının yaptığı kötülük bizim ahlâkımızın ölçüsü değildir.
Bizim ahlâkımız, başkasının davranışından sonra ne yaptığımızla ortaya çıkar.
Haksız Yere Beddua Eden Kişiye Nasıl Davranılır?
Haksız yere beddua eden bir insanla karşılaşıldığında en doğru tavır, aynı öfkeyle karşılık vermemek ve onun seviyesine inmeksizin sükûneti korumaktır. Özellikle ortada gerçek bir zulüm veya haksızlık yokken yöneltilen beddua karşısında kişinin kendisini savunması mümkün olmakla birlikte, karşı tarafa beddua ederek cevap vermesi doğru bir yaklaşım değildir. Böyle bir durumda tartışmayı büyütmek yerine mesafeyi korumak, gerekiyorsa hakkını uygun ve meşru yollarla aramak ve meseleyi Allah’a havale etmek daha sağlıklı bir tutumdur. Çünkü haksız yere edilen bir bedduanın muhatabı olmak, insanı aynı hataya düşmeye mecbur bırakmaz. Bir başkasının dilindeki öfke, bizim dilimizin de öfkeye dönüşmesi için bir gerekçe değildir.
Beddua etmek kolay, nefsini tutmak zordur
İslam bedduayı her şartta ve mutlak biçimde yasaklamaz.
Mazlumun duasına, adalet talebine ve zulme karşı Allah’tan yardım istemesine İslam’da yer vardır.
Fakat başkasının kötülüğünü istemeyi bir alışkanlık hâline getirmek, öfkeyi sürekli dile taşımak ve laneti sıradanlaştırmak, İslam’ın güzel ahlâk anlayışıyla bağdaşan bir tavır değildir.
Hz. Peygamber’in mümini lanetçi ve kötü sözlü olmaktan uzak tarif etmesi bunun önemli göstergelerindendir.
Tasavvuf açısından ise mesele daha da derindir.
Çünkü tasavvuf insana sürekli olarak başkasının nefsini değil, kendi nefsini sorgulamayı öğretir.
Bu yüzden insan kendisine şu soruyu sormalıdır:
“Ben karşımdakinin kötülüğünü isterken gerçekten adaleti mi arıyorum, yoksa kendi öfkemi mi besliyorum?”
Ve belki daha önemlisi:
“Bana yapılan bir kötülük, beni de kötü bir insana dönüştürmeye başladıysa, gerçekten kazanmış sayılır mıyım?”
İnsanın manevî olgunluğu, kendisine iyi davrananlara karşı gösterdiği güzel ahlâkla ölçülmez yalnızca.
Kendisini öfkelendiren insan karşısında dilini, kalbini ve nefsini koruyabilmesi de o olgunluğun bir göstergesidir.
Çünkü başkasının kötülüğünü istemek kolaydır.
Zor olan, hakkını Allah’a bırakırken kalbini kine bırakmamaktır.
Ve hakikate ulaşmak isteyen insan için belki de en büyük mücadele, karşısındaki insanı yenmek değil;
kendi nefsinin öfkesine yenilmemektir.
Ali Değişmiş
- KATEGORİLER:
- | Kültür Sanat Haberleri |
- | Lifestyle Yaşam Haberleri |




You must be logged in to post a comment Giriş