Connect with us

Sosyal Medyada Duyarsız Mizah: Neden Başkasının Acısıyla Gülünüyor?

Blog & Makaleler

Yayınlama

-

Görsel Temsilidir

Sosyal Medyada Duyarsız Mizah: Neden Başkasının Acısıyla Gülünüyor?

Sosyal medya, günümüzde yalnızca iletişim kurulan bir alan değil; aynı zamanda duyguların, düşüncelerin ve toplumsal reflekslerin sergilendiği bir sahne hâline gelmiştir. Ancak son yıllarda dikkat çeken bir durum vardır: Acı, kayıp ve trajedi içeren haberlerin altında bile alaycı, umursamaz ve kırıcı yorumlar artmaktadır.

Örneğin, yaralanmalı bir kazanın altına yazılan “İşte buna gülerim” gibi ifadeler, sadece bireysel bir nezaketsizlik değil; daha derin psikolojik ve toplumsal süreçlerin yansımasıdır.

Bu makalede, sosyal medyada görülen bu duyarsız mizah anlayışının nedenleri ve birey üzerindeki etkileri ele alınacaktır.


Mizah Bir Savunma Mekanizması Olabilir mi?

Psikoloji alanında mizah, bireyin zorlayıcı duygularla başa çıkmak için geliştirdiği önemli savunma mekanizmalarından biri olarak kabul edilir. İnsan, karşılaştığı acı, kayıp, korku ve çaresizlik gibi yoğun duygularla her zaman doğrudan yüzleşemez. Bu nedenle zihin, kendini koruyabilmek için farklı yollar geliştirir. Mizah da bu yolların başında gelir.

Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud, mizahı insanın bastırdığı kaygı, korku ve endişeleri zararsız bir biçimde dışa vurma yöntemi olarak tanımlar. Freud’a göre kişi, katlanmakta zorlandığı duyguları şakaya dönüştürerek onların etkisini azaltmaya çalışır. Böylece acı doğrudan yaşanmaz, dolaylı bir biçimde bastırılmış olur.

Günümüzde bireyler sosyal medya ve haber akışları sayesinde sürekli olarak kazalara, felaketlere, ölümlere, şiddet olaylarına ve krizlere tanıklık etmektedir. Bu yoğun olumsuz içerik akışı zamanla bireyde ciddi bir duygusal yorgunluk yaratır. İnsan sürekli üzülmekten yorulur, çaresizlik hissine kapılır ve yaşanan olaylar karşısında kendini güçsüz hissedebilir. Sürekli empati kurmak, her acıya ortak olmak da zamanla tükenmişliğe yol açar.

Bu noktada bazı bireyler, yaşanan olayları ciddiye almak yerine alaya alarak kendilerini korumaya çalışır. Acıyı küçümseyerek, hafife alarak veya onunla dalga geçerek duygusal mesafe oluştururlar. Bu tutum bilinçdışı olarak “Bundan etkilenmiyorum”, “Ben güçlüyüm”, “Bu beni üzmez” mesajını taşır. Ancak bu görünürdeki güç, çoğu zaman gerçek bir dayanıklılık değil, duygusal bir kaçıştır.

Mizah burada bir tür duygusal kalkan görevi görür. Kişi bu kalkan sayesinde üzülmekten, korkmaktan ve kırılmaktan geçici olarak korunur. Fakat bu koruma yüzeyseldir. Çünkü bastırılan duygular ortadan kalkmaz, sadece ertelenir. Zamanla bu bastırılmış duygular sinirlilik, tahammülsüzlük, duyarsızlık, içsel boşluk hissi ve insan ilişkilerinde kopukluk olarak ortaya çıkabilir.

Bu noktada sağlıklı mizah ile savunma amaçlı mizah arasındaki fark önemlidir. Sağlıklı mizah, yaşanan acıyı inkâr etmez, empatiyi korur ve insanları birbirine yakınlaştırır. Savunma amaçlı mizah ise acıyı küçümser, empatiyi devre dışı bırakır ve başkalarının yaşadığı zararı görünmez kılar. Özellikle sosyal medyada görülen duyarsız espriler, çoğu zaman bu ikinci tür mizahın ürünüdür.

Savunmacı mizah kullanan bireylerde sık görülen bir diğer özellik ise zayıf görünme korkusudur. Toplumda hâlâ yaygın olan “Üzülmek güçsüzlüktür”, “Duygularını göstermek zayıflıktır” anlayışı, insanları duygularını saklamaya yöneltmektedir. Bu nedenle bazı kişiler, üzgün ya da etkilenmiş görünmek yerine alay etmeyi tercih eder. Böylece hem kendilerini koruduklarını düşünürler hem de dışarıya güçlü bir imaj sunarlar.

Sonuç olarak, sosyal medyada sıkça karşılaşılan duyarsız mizah çoğu zaman gerçek bir neşeden değil; duygusal yorgunluktan, bastırılmış kaygılardan ve acıdan kaçma isteğinden kaynaklanır. Başkasının acısına gülmek, çoğu durumda güçlü olmanın değil, duygularla sağlıklı biçimde yüzleşememenin bir göstergesidir.


Dijital Ortamda “Maske” Takmak

Sosyal medya, bireylere gerçek kimliklerini büyük ölçüde gizleyebilecekleri bir alan sunar. İnsanlar bu ortamda yüz yüze iletişimde olduğu gibi mimiklerini, ses tonlarını ve duygusal tepkilerini göstermek zorunda değildir. Bu durum, kişinin kendini olduğundan farklı bir şekilde sunmasını kolaylaştırır. Dijital ortam, adeta bireyin arkasına saklanabileceği bir perde işlevi görür.

Sosyolog Erving Goffman, bireylerin sosyal hayatta sürekli olarak farklı roller üstlendiğini ve çevresine bu roller aracılığıyla kendini sunduğunu ifade eder. İnsan, bulunduğu ortama göre davranışlarını değiştirir; bazen ciddi, bazen neşeli, bazen mesafeli bir kimlik sergiler. Sosyal medya ise bu rol oyunlarının en yoğun yaşandığı alanlardan biri hâline gelmiştir.

Dijital dünyada en yaygın rollerden biri, umursamaz, sert, alaycı ve “cool” görünmeye çalışan kişilik tipidir. Bu rol, bireye güçlü ve etkilenmeyen biri olduğu izlenimini verir. Kişi bu sayede başkalarının gözünde kırılgan, hassas ya da duygusal biri olarak algılanmaktan kaçınır. Böylece kendini eleştirilere, yargılanmaya ve incinmeye karşı koruduğunu düşünür.

Bu rolün arkasında çoğu zaman savunma ihtiyacı vardır. Birey, zayıf görünmemek için duygularını gizler, empati kurmaktan kaçınır ve olaylara mesafeli yaklaşır. Duygusal görünmemek, onun için bir güvenlik alanı oluşturur. Çünkü duygularını açıkça ifade eden kişi, başkalarının eleştirisine ve saldırısına daha açık hâle gelir.

Sosyal medyada takılan bu maske, bireye normal hayatta sahip olmadığı bir cesaret de verir. Gerçek hayatta yüz yüze söylenemeyecek sözler, ekran arkasında rahatlıkla dile getirilebilir. Çünkü karşı tarafın tepkisi doğrudan görülmez, duygusal etkisi hissedilmez ve sosyal yaptırımlar daha zayıftır. Bu durum, bireyin sorumluluk duygusunu azaltır.

Anonimlik ya da yarı anonimlik hissi, kişinin davranış sınırlarını gevşetir. İnsan, kimliğinin tam olarak görünmediği bir ortamda daha sert, daha kırıcı ve daha umursamaz davranabilir. Bu da sosyal medyada alaycı ve saldırgan dilin yaygınlaşmasına zemin hazırlar.

Zamanla bu maske, sadece başkalarına karşı değil, kişinin kendisine karşı da bir savunma aracına dönüşür. Sürekli “umursamaz” rolü oynayan birey, kendi duygularıyla temasını kaybedebilir. Ne hissettiğini fark etmekte zorlanır, empati kurma becerisi zayıflar ve duygusal kopukluk yaşayabilir.

Sonuç olarak dijital ortamda takılan bu “maske”, bireyi kısa vadede eleştiriden ve kırılmaktan koruyor gibi görünse de uzun vadede insanî bağları zayıflatan bir etkiye sahiptir. Sosyal medyada sergilenen sert ve alaycı tavırların önemli bir kısmı, gerçek bir umursamazlıktan değil; incinme korkusundan ve kendini koruma ihtiyacından kaynaklanmaktadır.


İlgi ve Görünür Olma İhtiyacı

Sosyal medya ortamında dikkat çekmek, birçok insan için yalnızca beğenilmek değil, aynı zamanda “var olduğunu hissetmek” anlamına gelir. Günümüzde görünür olmak, çoğu zaman değerli olmakla eşdeğer görülmektedir. Paylaşımların, yorumların ve tepkilerin sayısı, bireyin kendini ne kadar önemli hissettiğini doğrudan etkileyebilmektedir.

Psikolojide insanın temel ihtiyaçlarından biri olan “aidiyet ve değer görme” isteği, Abraham Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde de önemli bir yere sahiptir. İnsan, başkaları tarafından fark edilmek, kabul edilmek ve önemsenmek ister. Sosyal medya, bu ihtiyacı hızlı ve kolay bir şekilde tatmin edebilecek bir alan sunduğu için oldukça cazip hâle gelmiştir.

Bu ortamda bir yorum ne kadar sert, çarpıcı veya uç noktadaysa, o kadar fazla dikkat çekme ihtimali artar. Sakin, dengeli ve yapıcı ifadeler çoğu zaman arka planda kalırken; kışkırtıcı, alaycı ya da saldırgan yorumlar daha fazla etkileşim alır. Bu durum, zamanla bireyleri daha uç davranışlara yönlendirebilir.

Bazı kişiler için tartışma çıkarmak, insanları kızdırmak ya da provoke etmek, bilinçli ya da bilinçsiz bir görünürlük stratejisine dönüşür. Amaç, düşünce üretmek ya da katkı sağlamak değil; adının duyulması, fark edilmesi ve konuşulmasıdır. Bu noktada önemli olan, haklı olmak değil, dikkat çekmektir.

Bu tür davranışlarda bulunan bireyler için tepki almak, bir tür varlık kanıtı gibidir. İnsanlar yorumuna kızdığında, tartıştığında ya da karşılık verdiğinde kişi kendini önemli hisseder. “Hakkımda konuşuluyor” düşüncesi, kısa süreli bir tatmin sağlar. Bu nedenle negatif tepkiler bile, hiç tepki almamaktan daha değerli hâle gelir.

Özellikle gerçek hayatta yeterince görülmediğini, önemsenmediğini veya takdir edilmediğini hisseden bireylerde bu eğilim daha sık ortaya çıkar. Sosyal medya, bu eksikliği telafi etmenin kolay bir yolu gibi algılanır. Kişi, dijital ortamda sert ve dikkat çekici bir kimlik oluşturarak gerçek hayattaki görünmezliğini telafi etmeye çalışır.

Zamanla bu davranış biçimi bir alışkanlığa dönüşebilir. Birey, ilgi görmek için sürekli daha sivri, daha kırıcı ve daha provokatif olmak zorunda hisseder. Bu da hem kendi psikolojik sağlığını hem de bulunduğu ortamın kalitesini olumsuz etkiler. Tartışmalar derinleşmek yerine yüzeyselleşir, iletişim yapıcı olmaktan çıkar.

Sonuç olarak sosyal medyada sıkça görülen sert ve alaycı yorumların önemli bir bölümü, gerçek bir düşünce üretme çabasından değil; görünür olma ve fark edilme ihtiyacından kaynaklanır. Bu kişiler için asıl amaç, doğruyu savunmak değil, dikkat çekmektir. Negatif ilgi bile, görünmez olmaktan daha katlanılabilir hâle gelir.


Duygusal Körelme ve Empati Kaybı

Günümüzde bireyler, sosyal medya ve dijital haber kaynakları aracılığıyla neredeyse her gün felaketlere, savaşlara, kazalara, salgınlara, ekonomik krizlere ve toplumsal travmalara tanıklık etmektedir. Bu yoğun olumsuz içerik akışı, insan zihni için ciddi bir yük oluşturur. Sürekli acı ve kayıp görüntülerine maruz kalan birey, bir süre sonra kendini koruyabilmek için duygusal tepkilerini azaltmaya başlar.

Bu duruma psikolojide “duygusal körelme” adı verilir. Duygusal körelme, kişinin yaşanan olaylara karşı eskisi kadar üzülmemesi, şaşırmaması ve güçlü tepkiler vermemesi hâlidir. Başlangıçta geçici bir savunma mekanizması olarak ortaya çıkan bu durum, zamanla kalıcı bir alışkanlığa dönüşebilir.

Sürekli kötü haberlerle karşılaşan birey, bir noktadan sonra duygusal olarak yorulur. Her olaya üzülmek, her kayba empatiyle yaklaşmak ve her trajedide içsel bir sarsıntı yaşamak sürdürülebilir değildir. Bu nedenle zihin, kendini korumak için otomatik bir umursamazlık geliştirir. Artık kişi, yaşanan olayları yalnızca birer bilgi olarak algılar; duygusal bağ kurmadan geçip gider.

Bu süreçte “alışma” mekanizması devreye girer. İlk başta sarsıcı olan haberler zamanla sıradanlaşır. Bir zamanlar insanı derinden etkileyen görüntüler, ilerleyen süreçte herhangi bir duygu uyandırmamaya başlar. Bu durum, bireyin insanî duyarlılığının azalmasına neden olur.

Duygusal körelmenin en önemli sonucu empati kaybıdır. Empati, başkasının yaşadığı acıyı anlayabilme ve hissedebilme becerisidir. Ancak kişi sürekli olarak acıya maruz kaldığında, bu beceri giderek zayıflar. Başkasının yaşadığı kayıp, yaralanma ya da travma artık gerçek bir insan hikâyesi olmaktan çıkar; ekranda görülen uzak bir görüntüye dönüşür.

Bu noktada insanlar, haberlere ve paylaşımlara bir film sahnesi izler gibi bakmaya başlar. Yaşanan olayların gerçekliği zihinsel olarak kabul edilse bile, duygusal karşılığı giderek azalır. Böylece acı, soyut bir kavrama dönüşür. Bu da bireyin başkalarının yaşadıklarına karşı daha mesafeli ve kayıtsız davranmasına yol açar.

Duygusal körelme ilerledikçe kişi sadece başkalarının acısına değil, kendi duygularına karşı da yabancılaşabilir. Ne hissettiğini fark etmekte zorlanır, içsel dünyasıyla bağ kurmakta güçlük çeker. Bu durum, zamanla içsel boşluk, yalnızlık hissi ve duygusal donukluk gibi sorunlara zemin hazırlayabilir.

Sosyal medyada görülen duyarsız ve alaycı yorumların önemli bir kısmı, bu körelmenin bir sonucudur. Kişi artık üzülmediği için gülebilir, etkilenmediği için küçümseyebilir. Bu tavır çoğu zaman bilinçli bir kötülükten değil; uzun süreli duygusal yorgunluğun yarattığı hissizlikten kaynaklanır.

Sonuç olarak duygusal körelme, bireyin kendini korumak için geliştirdiği geçici bir savunma mekanizması olarak başlasa da uzun vadede empatiyi zayıflatan ve insanî bağları koparan bir sürece dönüşebilir. Başkasının acısının “uzak bir görüntü” hâline gelmesi, toplumda duyarsızlığın yayılmasının en önemli nedenlerinden biridir.


Hızlı ve Yüzeysel Kültürün Etkisi

Günümüz toplumunda bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay ve hızlıdır. Birkaç saniye içinde dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan bir olayı öğrenmek mümkündür. Ancak bu hız, beraberinde yüzeyselliği de getirmektedir. Bilgiler derinlemesine düşünülmeden tüketilmekte, olaylar üzerinde durmadan bir sonraki içeriğe geçilmektedir.

Sosyolog Zygmunt Bauman, modern toplumu “akışkan” olarak tanımlar. Bu tanıma göre günümüz dünyasında ilişkiler, değerler, düşünceler ve duygular hızla değişmekte ve kalıcı olmamaktadır. Hiçbir şey uzun süre gündemde kalmaz; her şey hızla tüketilir ve unutulur.

Sosyal medya bu akışkan yapının en belirgin örneklerinden biridir. Bugün büyük bir felaket, toplumsal bir kriz ya da insanları derinden etkileyen bir olay gündem olurken, birkaç saat sonra tamamen farklı bir konu öne çıkabilir. Bu hızlı değişim, bireyin olaylara derinlemesine odaklanmasını zorlaştırır.

İnsan zihni, sürekli değişen ve yoğunlaşan bilgi akışı içinde yorulur. Bu yorgunluk, bireyin düşünmekten ve sorgulamaktan kaçınmasına neden olur. Olayların nedenlerini araştırmak, sonuçlarını değerlendirmek ve etik boyutunu tartışmak yerine, kısa ve basit tepkiler vermek daha kolay hâle gelir. Böylece düşünce yerini reflekslere bırakır.

Bu ortamda en çok öne çıkan davranış biçimleri; kısa yorumlar, alaycı ifadeler, ironik tepkiler ve yüzeysel espriler olur. Derinlik gerektiren analizler, uzun metinler ve ciddi tartışmalar daha az ilgi görür. Çünkü bunlar zaman ve zihinsel emek ister. Oysa hızlı kültürde tüketici olmak, düşünmekten daha cazip hâle gelir.

Zamanla ciddiyet, bu ortamda “sıkıcı” olarak algılanmaya başlanır. Duygusal, etik ya da toplumsal açıdan önemli konular bile hafifletilerek sunulur. İnsanlar ağır meselelerle yüzleşmek yerine onları mizaha dönüştürmeyi tercih eder. Bu da acıların, sorunların ve travmaların sıradanlaşmasına yol açar.

Hızlı kültür, bireyin sabrını da zayıflatır. Uzun süre bir konuya odaklanmak, farklı bakış açılarını dinlemek ve karşıt görüşlere tahammül göstermek giderek zorlaşır. Bunun yerine, kısa tepkilerle hemen hüküm vermek yaygınlaşır. Bu durum, sağlıklı tartışma ortamlarının azalmasına neden olur.

Aynı zamanda bu kültür, insanları sürekli “eğlenmek zorundaymış” gibi hissettirir. Her içerik ilgi çekici, eğlenceli ya da çarpıcı olmak zorundadır. Acı bile zamanla bir tür “tüketilebilir içerik” hâline gelir. Bu noktada trajediler, empati kurulacak insan hikâyeleri olmaktan çıkar; birkaç saniyelik izlenme nesnelerine dönüşür.

Sosyal medyada görülen alaycı ve duyarsız yorumların önemli bir bölümü, bu yüzeyselleşmenin ürünüdür. İnsanlar, olayları derinlemesine düşünmeye vakit ayırmak yerine, hızlıca bir espri yapıp geçmeyi tercih eder. Bu da hem bireysel duyarlılığı hem de toplumsal bilinç düzeyini zayıflatır.

Sonuç olarak hızlı ve yüzeysel kültür, insanları düşünmekten çok tüketmeye, anlamaktan çok geçmeye, hissetmekten çok uzaklaşmaya yöneltmektedir. Bu kültür içinde yetişen bireyler, zamanla ciddi meselelerle sağlıklı biçimde ilgilenmekte zorlanmakta ve duyarsızlığa daha açık hâle gelmektedir.


Bu Ortam Bireyi Nasıl Etkiler?

Sosyal medyada duyarsız, alaycı ve saldırgan yorumların yoğun olduğu bir ortamda bulunmak, özellikle empati duygusu gelişmiş bireyler için oldukça yıpratıcıdır. Bu tür içeriklere sürekli maruz kalmak, kişinin hem duygusal dengesini hem de insanlara bakışını zamanla olumsuz yönde etkiler. Başlangıçta yalnızca rahatsız edici görünen bu yorumlar, uzun vadede bireyin iç dünyasında derin izler bırakabilir.

Empatik bireyler, başkalarının yaşadığı acıya karşı daha duyarlıdır. Bu nedenle kırıcı ve duyarsız tepkilerle karşılaştıklarında, sadece olaya değil, insanlara karşı da hayal kırıklığı yaşayabilirler. “İnsanlar nasıl bu kadar umursamaz olabilir?” düşüncesi, zamanla kişinin zihninde sıkça yer etmeye başlar. Bu sorgulama, bireyin çevresine olan güvenini sarsabilir.

Sürekli olumsuz ve saldırgan içeriklerle karşılaşmak, bireyde biriken öfkeye yol açabilir. Kişi, adaletsizlik, vicdansızlık ve saygısızlık karşısında kendini çaresiz hissedebilir. Bu çaresizlik, zamanla içe atılan bir kızgınlığa dönüşür. İfade edilemeyen öfke ise hem ruh sağlığını hem de günlük ilişkileri olumsuz etkileyebilir.

Bununla birlikte, bu tür ortamlar bireyde umutsuzluk duygusunu da besler. İnsan, sürekli olarak kötü niyetli, kırıcı ve duyarsız davranışlara tanık olduğunda, toplumun genel durumu hakkında karamsar düşünceler geliştirebilir. “Kimse artık empati kurmuyor”, “İnsanlık giderek kötüleşiyor” gibi düşünceler, kişinin geleceğe dair umutlarını zayıflatabilir.

Zamanla birey, insanlara karşı daha mesafeli ve temkinli yaklaşmaya başlayabilir. Sürekli olumsuz örnekler görmek, kişide “Herkes bencil ve duyarsız” algısının oluşmasına neden olabilir. Bu genelleme, sağlıklı sosyal ilişkilerin kurulmasını zorlaştırır ve kişinin yalnızlaşmasına yol açabilir.

Ayrıca bu ortam, kişinin kendini ifade etme isteğini de azaltabilir. Yapıcı ve duyarlı düşüncelerini paylaşmak isteyen birey, saldırgan tepkilerden çekindiği için sessiz kalmayı tercih edebilir. Böylece sosyal medya, fikir alışverişi yapılan bir alan olmaktan çıkarak, suskunluğun hâkim olduğu bir ortama dönüşür.

Uzun süre bu tür bir dijital iklimde bulunmak, bireyin ruhsal dayanıklılığını zayıflatabilir. Kaygı düzeyi artabilir, zihinsel yorgunluk oluşabilir ve kişi sosyal medyadan kaynaklanan stres yaşamaya başlayabilir. Bu durum, fark edilmediğinde tükenmişlik hissine kadar ilerleyebilir.

Bu nedenle bireyin ruh sağlığını koruyabilmesi için dijital ortamda bilinçli bir tutum geliştirmesi büyük önem taşır. Her içeriği tüketmek zorunda olmadığını bilmek, kendini yıpratan hesaplardan uzak durmak ve sınırlar koymak, psikolojik dengeyi korumada temel adımlardır. Dijital dünyada sağlıklı kalabilmek, artık kişisel bir sorumluluk hâline gelmiştir.

Sonuç olarak duyarsızlığın ve saldırganlığın yoğun olduğu dijital ortamlar, empatik bireyleri zamanla yoran, umutsuzluğa sürükleyen ve insan ilişkilerine olan güveni zedeleyen bir etkiye sahiptir. Bu nedenle bireyin kendini korumayı öğrenmesi, modern dünyada ruh sağlığının en önemli unsurlarından biri hâline gelmiştir.


Ruh Sağlığını Korumak İçin Ne Yapılabilir?

Sosyal medyada yoğun şekilde duyarsızlık, saldırganlık ve alayla karşılaşmak, bireyin psikolojik dengesini zamanla zorlayabilir. Bu nedenle dijital dünyada var olabilmek için yalnızca teknik beceriler değil, aynı zamanda duygusal sınırlar da geliştirmek gerekir. Ruh sağlığını korumak, artık bilinçli bir tercih ve kişisel sorumluluk hâline gelmiştir.

Öncelikle bireyin, her içeriğe ve her yoruma maruz kalmak zorunda olmadığını fark etmesi önemlidir. Sosyal medya sınırsız bir alan gibi görünse de kişi kendi sınırlarını belirleyebilir. Kendini rahatsız eden, öfkelendiren ya da umutsuzluğa sürükleyen hesapları takip etmemek, engellemek veya sessize almak, psikolojik korunmanın en temel adımlarındandır. Bu davranış bir kaçış değil, sağlıklı bir öz bakımdır.

Her tartışmaya girme zorunluluğu hissetmemek de ruh sağlığı açısından önemlidir. Duyarsız veya saldırgan kişilerle yapılan tartışmalar çoğu zaman yapıcı bir sonuca ulaşmaz. Aksine, kişiyi daha fazla yorar ve zihinsel enerjisini tüketir. Bu nedenle bazen susmak, cevap vermemek ve geri çekilmek en güçlü tepkidir.

Bireyin sosyal medyayı kullanım süresini bilinçli biçimde sınırlandırması da büyük önem taşır. Sürekli olarak olumsuz içeriklere maruz kalmak, fark edilmeden zihinsel yorgunluk yaratır. Gün içinde belirli zamanlarda sosyal medyadan uzak kalmak, gerçek hayata ve kişisel ilgi alanlarına yönelmek, duygusal dengeyi yeniden kurmaya yardımcı olur.

Ayrıca kişi, kendi değerlerini ve bakış açısını korumaya özen göstermelidir. Başkalarının duyarsızlığı zamanla normalleşmiş gibi görünse bile, empatiyi kaybetmemek bir güçtür. Vicdanlı ve saygılı kalmak, zayıflık değil; karakter göstergesidir. Birey, çevresindeki olumsuz tutumların kendi kişiliğini şekillendirmesine izin vermemelidir.

Duyguların bastırılmadan ifade edilmesi de ruh sağlığını korumanın önemli bir parçasıdır. Sosyal medyada yaşanan hayal kırıklıkları, öfke ya da üzüntü içe atıldığında birikir. Bu nedenle güvendiği insanlarla konuşmak, yazmak, düşüncelerini paylaşmak veya profesyonel destek almak, psikolojik yükü hafifletir.

Gerçek hayattaki sosyal ilişkileri güçlendirmek de dijital dünyanın olumsuz etkilerini dengeleyen önemli bir unsurdur. Yüz yüze iletişim, samimi bağlar ve gerçek paylaşımlar, insanın yalnızlık hissini azaltır. Sosyal medyadaki yapay etkileşimler yerine gerçek ilişkiler, bireyin duygusal ihtiyaçlarını daha sağlıklı biçimde karşılar.

Bunun yanında kişinin kendine şefkat göstermesi gerekir. Her olumsuz yorumdan etkilenmemek her zaman mümkün değildir. Zaman zaman yorulmak, üzülmek veya kırılmak doğaldır. Bu durumlarda kişi kendini suçlamak yerine, duygularını kabul etmeli ve kendine anlayışla yaklaşmalıdır.

Sonuç olarak ruh sağlığını korumak, dijital dünyadan tamamen kopmak değil; onu bilinçli ve dengeli kullanmayı öğrenmektir. Sınır koyabilen, seçici davranan, empatisini koruyan ve kendine değer veren bireyler, sosyal medyanın olumsuz etkilerinden daha az zarar görür. Dijital ortamda sağlıklı kalabilmek, günümüz insanı için artık temel bir yaşam becerisidir.


Modern Toplumda Empati Erozyonu

Modern toplumda empati giderek zayıflamakta, bireyler başkalarının acılarına karşı daha mesafeli hâle gelmektedir. Sosyal medya bu süreci hem görünür kılmakta hem de hızlandırmaktadır.

Sosyal medyada acı olaylara alayla yaklaşan, duyarsız ve kırıcı yorumlar yapan kişiler çoğu zaman göründükleri kadar “umursamaz” ya da “duygusuz” değildir. Aksine, bu tutumların arkasında çoğunlukla duygusal yorgunluk, tükenmişlik, bastırılmış kaygılar ve görünür olma ihtiyacı bulunmaktadır. Sürekli olumsuzlukla karşılaşan bireyler, zamanla hissetmekten kaçınmayı, üzülmemeyi ve etkilenmemeyi bir savunma biçimi olarak benimsemektedir.

Bu nedenle sosyal medyada görülen duyarsızlık, yalnızca bireysel ahlak sorunlarıyla açıklanamaz. Bu durum, aynı zamanda modern toplumun ruhsal olarak ne kadar yorulduğunu ve insanların hayatta kalabilmek için çeşitli kaçış yolları aradığını da göstermektedir. Mizah, alay ve umursamazlık, birçok kişi için acıyla yüzleşmek yerine ona sırt çevirmenin bir yoluna dönüşmüştür.

Ancak bu kaçış biçimi, uzun vadede hem bireyin kendisine hem de topluma zarar vermektedir. Empatinin zayıflaması, insan ilişkilerinin yüzeyselleşmesine, güven duygusunun azalmasına ve toplumsal bağların kopmasına yol açmaktadır. Başkasının acısına kayıtsız kalmanın normalleştiği bir ortamda, vicdan ve sorumluluk duygusu da giderek aşınmaktadır.

Buna rağmen, bu ortamda empatisini koruyabilen, başkalarının yaşadığı acıyı önemseyen ve saygılı kalmayı sürdüren bireyler hâlâ vardır. Bu insanlar, duyarlılığı bir zayıflık olarak değil, insan olmanın temel bir parçası olarak görür. Kolay olanın alay etmek olduğu bir dünyada, vicdanlı kalmayı seçmek gerçek bir güçtür.

Empatisini kaybetmeyen bireyler, sadece kendi ruh sağlığını değil, toplumun ahlaki dengesini de ayakta tutan en önemli unsurlardır. Onlar sayesinde dayanışma, anlayış ve merhamet tamamen yok olmamaktadır. Sessizce ama kararlılıkla insani değerleri savunmaya devam etmektedirler.

Sonuç olarak sosyal medyadaki duyarsızlık, toplumun çöküşünden çok, derin bir yorgunluğun işaretidir. Bu yorgunluk içinde insan kalabilmek, hissetmeye devam edebilmek ve başkasının acısına sırt çevirmemek ise günümüz dünyasında en büyük erdemlerden biridir. Gerçek güç, alay etmekte değil; anlamakta, hissetmekte ve tüm yorgunluğa rağmen vicdanını kaybetmemekte yatmaktadır.

Ali Değişmiş

Senin reaksiyonun hangisi?
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0

Blog

Blog & Makaleler37 dakika

Hoş Geldin Ya Şehr-i Ramazan

Hoş Geldin Ya Şehr-i Ramazan Rahmetin, bereketin ve paylaşmanın ayı Ramazan’a bir kez daha kavuşmanın huzurunu ve mutluluğunu yaşıyoruz. Manevi...

Blog & Makaleler4 saat

Sosyal Medyada Duyarsız Mizah: Neden Başkasının Acısıyla Gülünüyor?

Sosyal Medyada Duyarsız Mizah: Neden Başkasının Acısıyla Gülünüyor? Sosyal medya, günümüzde yalnızca iletişim kurulan bir alan değil; aynı zamanda duyguların,...

Blog & Makaleler1 gün

Beğeni Kültürü, Aidiyet ve Ahlaki Çöküş

Beğeni Kültürü, Aidiyet ve Ahlaki Çöküş Beğeni Ekonomisi, Aidiyet İhtiyacı ve Ahlaki Erozyon: Maslow Perspektifinden Bir Değerlendirme Psikolog Abraham Maslow,...

Blog & Makaleler2 gün

Troll Ads Are a Psychological Defense Mechanism on Social Media

Troll Ads Are a Psychological Defense Mechanism on Social Media Who Is a Troll, Really? Who Isn’t? The question “Who...

Blog & Makaleler2 gün

“Trol” İlanı, Sosyal Medyada Psikolojik Bir Savunma Mekanizması

“Trol” İlanı, Sosyal Medyada Psikolojik Bir Savunma Mekanizması Sosyal medyada biraz vakit geçiren herkesin mutlaka karşılaştığı bir durum vardır. Bir...

Blog & Makaleler3 gün

Düz Dünya İnancı: Yanlış Bilgiden Çok Bir Kimlik Meselesi

Düz Dünya İnancı: Yanlış Bilgiden Çok Bir Kimlik Meselesi Son yıllarda internette biraz vakit geçiren herkesin mutlaka karşılaştığı bir iddia...

Blog & Makaleler6 gün

En Çok Karıştırılan İki Kavram: İmparatorluk ve Emperyalizm

En Çok Karıştırılan İki Kavram: İmparatorluk ve Emperyalizm Sosyal medyada birisinin yorumuna rastladım. Yorumda birisi, “Osmanlı emperyalist değildi, o yüzden...

Galeri

Blog & Makaleler6 ay

Türkiye İklim Kanunu Hakkında: Gerçekler ve Sosyal Medya Efsaneleri

Türkiye İklim Kanunu Hakkında: Gerçekler ve Sosyal Medya Efsaneleri Türkiye, “2053 net sıfır emisyon hedefi” doğrultusunda en önemli yasal adımlarından birini...

İnternet Haberleri12 ay

Sony Dünya Fotoğraf Ödülleri

SONY DÜNYA FOTOĞRAF ÖDÜLLERİ:  PROFESYONEL KATEGORİDE FİNALİSTLER VE KISA LİSTELER   Sony Dünya Fotoğraf Ödülleri, 2025 Profesyonel yarışmasının finalistlerini ve...

Blog & Makaleler1 yıl

Google Haritalar’da Köklü Değişiklik

Google Haritalar’da Köklü Değişiklik: Polis Noktaları Artık Görülebilecek Google Haritalar, dünya genelinde milyonlarca kullanıcıya hizmet sunan bir navigasyon ve bilgi...

Blog & Makaleler2 yıl

Teknoloji ve Bilimin Dönüm Noktaları: 6 Mart’ın Anlamı

Teknoloji ve Bilimin Dönüm Noktaları: 6 Mart’ın Anlamı Teknoloji ve bilim, insanlığın ilerlemesinde ve gelişiminde kritik bir rol oynamaktadır. Her...

Teknoloji Galerileri2 yıl

Bakan Uraloğlu: 3. Çeyrek Raporu Sonuçlarını Açıkladı

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, 2023 yılı 3’üncü çeyreği rakamlarını açıkladı. Bakan Uraloğlu, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu tarafından...

Blog & Makaleler2 yıl

Evrenin İlk Elementi: Big Bang’den Başlangıç Noktasına Yolculuk

Evrenin İlk Elementi: Big Bang’den Başlangıç Noktasına Yolculuk Evren, 13,8 milyar yıl önce, son derece yoğun ve sıcak bir durumdan...

Bilişim Haberleri2 yıl

SİNEMADA YAPAY ZEKA

Sinemada yapay zeka, birçok farklı şekilde kullanılabilir ve hikaye anlatımına, karakter gelişimine, görsel efektlere ve genel film yapımına önemli katkılarda...

Etiket Bulutu

Kategoriler

Trending

SiteLock

Gizlilik Bildirimi

Copyright © 2017-2026 Bilgizone. Yeni Bilgi Noktası. Wordpress Bilgizone Özel Tasarımı ile güçlendirilmiştir.
Sitedeki tüm harici linkler ayrı bir sayfada açılır. Bilgizone harici linklerin sorumluluğunu almaz.