Connect with us

“Trol” İlanı, Sosyal Medyada Psikolojik Bir Savunma Mekanizması

Blog & Makaleler

Yayınlama

-

Temsili Görsel

“Trol” İlanı, Sosyal Medyada Psikolojik Bir Savunma Mekanizması

Sosyal medyada biraz vakit geçiren herkesin mutlaka karşılaştığı bir durum vardır. Bir tartışma başlar, farklı bir görüş ortaya atılır ve çok geçmeden şu kelime havada uçuşur:

“Bu trol.”

Bazen gerçekten kasıtlı olarak provokasyon yapan insanlar vardır. Ancak çoğu zaman “trol” etiketi, sadece farklı düşünen birini susturmanın en kolay yolu haline gelmiştir. Karşımızdaki kişiyi ciddiye almak, söylediklerini düşünmek ve cevap vermek yerine, onu tek bir kelimeyle geçersiz ilan ederiz.

Peki neden bunu yapıyoruz?
Neden her eleştireni, her muhalifi, her rahatsız edici fikri “trol” diyerek kenara itiyoruz?

Bu yazıda, “trol” ilan etme alışkanlığını sadece dijital bir davranış olarak değil, psikolojik bir savunma mekanizması olarak ele almaya çalışacağım.


Trol Gerçekte Kimdir, Kim Değildir?

“Aslında trol kimdir?” sorusu, bugün sosyal medyada yaşanan birçok tartışmanın merkezinde yer alır. Çünkü bu kavram, zamanla gerçek anlamından uzaklaşmış ve neredeyse herkesi susturmak için kullanılan bir etikete dönüşmüştür.

İnternetin ilk dönemlerinde “trol” kavramı oldukça netti. Troller, bilinçli olarak insanları kışkırtmak, ortamı germek ve tartışmaları sabote etmek için yazan kişilerdi. Amaçları fikir üretmek, bilgi paylaşmak ya da bir sonuca ulaşmak değildi. Asıl hedefleri kaos yaratmak, insanları sinirlendirmek ve dikkat çekmekti.

Gerçek bir trol, genellikle belirli davranış kalıpları gösterir. Sürekli provoke eder, sert ve aşağılayıcı bir dil kullanır, konuyu bilinçli olarak başka yerlere çeker ve tartışmanın sağlıklı bir şekilde ilerlemesini istemez. Karşısındaki insanın verdiği tepkilerle beslenir. Ne kadar çok sinirlenirlerse, o kadar tatmin olur.

Yani trol için önemli olan haklı olmak değil, görünür olmaktır. Tartışmanın sonucu değil, yarattığı gürültü değerlidir.

Ancak bugün geldiğimiz noktada bu tanım büyük ölçüde bozulmuştur. Artık sosyal medyada trol olmak için provokasyon yapmaya bile gerek yoktur. Sadece farklı bir bakış açısı sunmak, yaygın görüşe itiraz etmek ya da rahatsız edici bir soru sormak bile “trol” damgası yemek için yeterli olabilmektedir.

Birisi bizimle aynı fikirde olmadığında, çoğu zaman durup düşünmeyiz. “Acaba bu kişi haklı olabilir mi?”, “Ben bir noktayı gözden kaçırmış olabilir miyim?”, “Bu eleştirinin içinde doğruluk payı var mı?” gibi sorular sormak yerine, zihnimiz çok daha kısa bir yol seçer.

“Bu trol zaten.”

Bu cümleyle birlikte düşünme süreci sona erer. Karşı taraf artık dinlenmesi gereken bir insan değil, ciddiye alınmaması gereken bir figür haline gelir. Böylece kendi düşüncelerimizi sorgulamak zorunda kalmayız.

Aslında burada olan şey şudur: Zihnimiz, rahatsız edici ihtimallerle yüzleşmek istemez. Yanılıyor olabileceğimiz fikri, ego için tehlikelidir. Bu yüzden beynimiz, savunmaya geçer ve karşı tarafı itibarsızlaştırarak kendini korur.

“Trol” etiketi tam olarak bu noktada devreye girer.

Karşımızdaki kişi trolse, söylediklerinin bir önemi yoktur. Haklı olması mümkün değildir. Dinlenmesi gerekmez. Üzerinde düşünmeye değmez.

Böylece içimiz rahatlar.

Oysa çoğu zaman “trol” dediğimiz kişi, sadece bizim alıştığımız düşünce kalıplarını sarsan biridir. Konforumuzu bozan, bizi zorlayan, sorgulamaya iten biridir. Ve tam da bu yüzden rahatsız edicidir.

Gerçek trol ile rahatsız edici fikir sahibi insan arasındaki farkı ayırt edemediğimiz sürece, her eleştiriyi tehdit gibi algılamaya devam ederiz. Zamanla da sosyal medya, fikirlerin değil, etiketlerin konuştuğu bir alana dönüşür.

Sonuçta “trol” kavramı, asıl anlamını kaybeder. Gerçek provokatörler arada kaybolur, düşünmek isteyen insanlar susturulur ve herkes kendi yankı odasında yaşamaya devam eder.


Eleştiri Karşısında Zihnin Verdiği İlk Tepki

İnsan beyni, eleştirilmekten pek hoşlanmaz. Bunun nedeni basit ama güçlüdür: Eleştiri, doğrudan insanın kendilik algısına dokunur. Birisi fikrimizi, davranışımızı ya da savunduğumuz bir görüşü sorguladığında, bunu sadece düşüncelerimize yönelik bir itiraz olarak algılamayız. Bilinçaltımızda çok daha kişisel bir mesaj oluşur:

“Yanılıyor olabilirsin.”
“Yeterince iyi düşünmemiş olabilirsin.”
“Eksik ya da hatalı olabilirsin.”

Bu mesajlar, insan psikolojisi için rahatsız edicidir. Çünkü çoğumuz yanılmayı zayıflıkla, hata yapmayı yetersizlikle ve eksik kalmayı başarısızlıkla eşleştiririz. Toplumda “hata yapmamak” neredeyse bir erdem gibi sunulur. Bu da insanları yanıldığını kabul etmekten uzaklaştırır.

Bu nedenle eleştiri, çoğu zaman sadece bir fikir alışverişi değil, egoya yönelmiş bir tehdit gibi hissedilir.

Beyin bu tehdidi algıladığı anda, mantıktan önce savunma sistemlerini devreye sokar. Amaç gerçeği aramak değildir. Amaç, benliği korumaktır. Zihnimiz, “Acaba haklı olabilir mi?” sorusunu sormadan önce “Ben nasıl zarar görmem?” diye düşünür.

İşte tam bu noktada “trol” etiketi devreye girer.

Karşımızdaki kişi eğer kötü niyetliyse, provoke etmek için yazıyorsa, ortamı germek istiyorsa ya da ciddiye alınmayacak biriyse, artık söylediklerini değerlendirmemize gerek kalmaz. Çünkü sorun fikirde değil, kişidedir.

“Bu adam zaten trol.”
“Bunun amacı tartışmak değil, sinir etmek.”
“Buna cevap vermeye değmez.”

Bu cümleler, zihnin kendini rahatlatma biçimidir.

Böylece şu zor ihtimalle yüzleşmek zorunda kalmayız: “Ya gerçekten haklıysa?” “Ya ben eksik düşünüyorsam?” “Ya yanılıyorsam?”

Çünkü bu ihtimallerle yüzleşmek cesaret ister. İnsan, kendi zihinsel sınırlarını kabul etmek zorunda kalır. Bu da çoğu kişi için kolay değildir.

Bunun yerine, karşı tarafın karakterini hedef almak çok daha pratiktir. Fikri tartışmak yerine, kişiyi itibarsızlaştırmak seçilir. Böylece düşüncemiz otomatik olarak “doğru” kalır.

Bu durum psikolojik olarak büyük bir rahatlama sağlar. İnsan kendini güvende hisseder. Egoya bir zarar gelmez. İç dünyada bir çatlak oluşmaz.

Ancak bunun bir bedeli vardır.

Bu savunma refleksi, uzun vadede insanın gelişmesini engeller. Çünkü kişi, kendi hatalarını görme fırsatını sürekli kaçırır. Her eleştiri bir saldırı gibi algılandığında, öğrenme kapısı kapanır.

Zamanla kişi sadece kendisiyle aynı düşünen insanlarla iletişim kurmaya başlar. Farklı fikirler tehdit gibi görünür. Eleştiri düşmanlıkla eşleştirilir. “Trol” etiketi ise bu sürecin en kolay aracına dönüşür.

Sonuçta sosyal medyada yaşanan birçok kavga, aslında fikirlerden değil, incinmiş egolardan beslenir. Tartışmalar bilgi üretmez, sadece savunma reflekslerini güçlendirir.

Ve herkes, kendi doğrularının içine biraz daha kapanır.


“Ben Haklıyım” İhtiyacının Dijital Hali

İnsan doğası gereği haklı olmak ister. Haklı olmak, sadece bir tartışmayı kazanmak değildir. Aynı zamanda “Ben doğru düşünüyorum”, “Ben yeterliyim”, “Ben yanılmam” duygusunu besler. Bu da insanın özsaygısını ayakta tutan önemli unsurlardan biridir.

Yanlışta kalmak ise çoğu insan için yalnızca bir hatayı kabul etmek değildir. Aynı zamanda gururun zedelenmesi, özgüvenin sarsılması ve değersizlik hissiyle yüzleşmek anlamına gelir. Bu yüzden insanlar çoğu zaman yanıldıklarını kabul etmektense, yanılmamış gibi davranmayı tercih eder.

Sosyal medya bu ihtiyacı çok daha görünür ve güçlü hale getirir. Çünkü burada tartışmalar artık iki kişi arasında yaşanmaz. Her mesaj, her yorum, her cevap aynı zamanda bir sahnedir. Arkasında izleyenler vardır, sessizce değerlendirenler vardır, taraf tutanlar vardır.

Kısacası kişi sadece karşısındakiyle değil, görünmez bir kalabalıkla konuşur.

Bu ortamda yapılan bir tartışmayı “kaybetmek”, sadece bir fikrin çürütülmesi gibi algılanmaz. Aynı zamanda bir tür itibar kaybı olarak hissedilir. “Rezillik”, “küçük düşme”, “zayıf görünme” korkusu devreye girer.

Bu nedenle birçok insan için tartışmanın amacı gerçeği bulmak olmaktan çıkar. Asıl hedef, yenilmemektir. Haklı olup olmamak ikinci plandadır. Önemli olan, geri adım atmamak ve son sözü söyleyen taraf olmaktır.

Bu noktada “trol” etiketi devreye girer.

“Trol” demek, tartışmayı bir anda başka bir zemine taşır. Artık konu fikirler değildir. Karşı tarafın niyeti, karakteri ve güvenilirliği tartışılır hale gelir. Böylece kişi, kendi düşüncesini savunmak zorunda kalmadan oyundan çıkmış olur.

“Tartışmaya devam etmiyorum, çünkü bu bir trol.”
“Buna cevap vermeye değmez.”
“Provokasyon yapıyor.”

Bu cümleler, dijital ortamda güçlü bir kaçış kapısıdır.

“Trol” etiketi sayesinde kişi, tartışmayı kaybetmiş gibi görünmeden geri çekilebilir. Zor durumda kalmaz. Yanıldığını kabul etmek zorunda kalmaz. Egoya zarar gelmez.

Aynı zamanda karşı taraf da itibarsızlaştırılmış olur. İzleyenlerin gözünde artık “haklı bir muhatap” değil, “problemli biri” haline gelir. Bu da kişiye psikolojik bir üstünlük hissi verir.

Böylece sosyal medya, hakikatin arandığı bir alan olmaktan çıkar. Bir tür güç mücadelesine dönüşür. Kim daha çok alkış alacak, kim daha az zarar görecek, kim daha güçlü görünecek yarışına sahne olur.

Sonuçta herkes kendi “haklılık kalesini” savunur. Duvarlar yükselir, köprüler yıkılır. Diyalog yerini savunmaya, merak yerini korkuya bırakır.

Ve “ben haklıyım” ihtiyacı, dijital çağda hiç olmadığı kadar yüksek sesle konuşmaya başlar.


Biz ve Onlar Ayrımı

Sosyal medya, farkında olmadan insanları kamplara ayıran güçlü bir ortamdır. Algoritmalar, ilgi alanlarımıza ve etkileşimlerimize göre karşımıza benzer içerikler çıkarır. Zamanla hep aynı düşünceleri, aynı bakış açılarını ve aynı tepkileri görmeye başlarız. Böylece küçük dijital topluluklar oluşur.

Bu topluluklar; siyasi görüşler, ideolojiler, futbol takımları, yaşam tarzları, sanat anlayışları, hatta izlenen diziler üzerinden bile şekillenebilir. Başlangıçta masum gibi görünen bu gruplar, zamanla “biz” ve “onlar” ayrımını üretir.

Bir gruba ait olmak, insan için son derece güçlü bir duygudur. Kişiye güven verir. “Ben yalnız değilim”, “Benim gibi düşünen insanlar var”, “Bir yere aitim” hissini oluşturur. Özellikle modern dünyada yalnızlığın arttığı bir dönemde, bu aidiyet duygusu çok değerlidir.

Ancak bu aidiyet ne kadar güçlenirse, farklı görüşlere tahammül de o kadar azalır.

Başlangıçta sadece “bizimle aynı düşünmeyen biri” olan karşı taraf, zamanla başka bir kategoriye yerleştirilir. Artık sadece farklı düşünen biri değildir. “Bizden olmayan”, “yanlış tarafta duran”, “anlamayan”, hatta “zararlı” biri olarak görülmeye başlanır.

Zihin şu şekilde çalışır:

“Biz doğruyuz.”
“Biz bilinçliyiz.”
“Biz gerçekleri görüyoruz.”
“Onlar ise ya cahil, ya kötü niyetli, ya da kandırılmış.”

Bu noktadan sonra karşı taraf, bir fikir sahibi olmaktan çıkar. Bir tehdit unsuruna dönüşür. Onunla konuşulmaz, tartışılmaz, anlaşılmaya çalışılmaz. Sadece etkisiz hale getirilmesi gereken biri olarak algılanır.

İşte “trol” etiketi tam da burada devreye girer.

“Trol” demek, karşı tarafı grubun dışına itmektir. Onu “biz” kategorisinden tamamen çıkarmaktır. Artık o, dinlenmesi gereken bir insan değil, susturulması gereken bir figürdür.

“Bunlar zaten trol.”
“Bunlarla tartışılmaz.”
“Bunlar provokatör.”

Bu söylemler, grubun kendi iç bütünlüğünü koruma işlevi görür. Bir nevi dijital savunma hattı oluşturur. Farklı bir fikir ortaya çıktığında, onu ciddiye almak yerine etiketlemek daha kolaydır.

Böylece grup içindeki uyum bozulmaz. Kimse rahatsız edici sorular sormaz. Kimse çizginin dışına çıkmaz. Herkes aynı doğrular etrafında güvenli bir balonun içinde kalır.

“Bizden değilse, kötüdür.”

Bu düşünce biçimi zamanla normalleşir. Karmaşık gerçekler sadeleştirilir. İnsanlar iyi ve kötü, doğru ve yanlış, biz ve onlar şeklinde ikiye ayrılır.

Oysa gerçek hayat bu kadar basit değildir.

Ama sosyal medya, basit hikâyeleri sever. Net tarafları, keskin sınırları ve hızlı yargıları ödüllendirir. Bu da “biz ve onlar” ayrımını her geçen gün daha da derinleştirir.

Sonuçta insanlar birbirini anlamaktan çok, birbirini etiketlemeye başlar. Diyalog yerini cepheleşmeye bırakır. “Trol” kelimesi ise bu savaşın en pratik silahlarından biri haline gelir.


Tartışmaktan Kaçmanın En Kolay Yolu

Sağlıklı bir tartışma, sanıldığı kadar kolay bir şey değildir. Gerçek anlamda fikir alışverişi yapmak emek ister. Okumayı gerektirir, araştırmayı gerektirir, karşı tarafın ne demek istediğini gerçekten anlamaya çalışmayı gerektirir. Kendi düşüncelerini gözden geçirmeyi, gerekirse düzeltmeyi, hatta bazen değiştirmeyi gerektirir.

Kısacası zihinsel olarak yorucudur.

Bir tartışmaya ciddi şekilde girmek, insanı konfor alanından çıkarır. “Ben zaten biliyorum” rahatlığını bozar. Yeni bilgilerle, farklı bakış açılarıyla ve bazen de kendi eksikleriyle yüzleştirir. Bu da herkesin hoşuna gitmez.

Bu yüzden çoğu insan, derinlemesine düşünmek yerine daha kolay yolları tercih eder.

“Trol” demek, bu yolların en pratiki ve en zahmetsizidir.

Karşındaki kişiye “trol” dediğin anda, tartışma fiilen biter. Artık araştırma yapmana gerek yoktur. Kaynak bulmana gerek yoktur. Karşı argüman üretmene gerek yoktur. Empati kurmana, anlamaya çalışmana da gerek yoktur.

Tek kelimeyle konuyu kapatmış olursun.

Bu kelime, adeta zihinsel bir kestirme yoldur. Uzun ve zahmetli bir düşünme sürecine girmek yerine, kısa bir etiketle işi bitirmeni sağlar. Böylece hem zaman kazanırsın hem de zihinsel enerji harcamamış olursun.

Bu nedenle “trol” etiketi birçok insan için son derece caziptir.

Özellikle yoğun, stresli ve yorgun bir hayatın içinde, insanlar her tartışmaya emek vermek istemez. Her iddiayı araştıracak gücü bulamaz. Her eleştiriyi ciddiye alacak sabrı olmayabilir. Bu noktada kolay çözümler devreye girer.

“Trol zaten, geç.”

Bu cümle, zihnin kendini rahatlatma biçimidir.

Ancak burada gözden kaçan önemli bir gerçek vardır: Bu davranış, aslında tartışmadan kaçmak değildir. Düşünmekten kaçmaktır.

Çünkü tartışmak, insanı geliştirir. Farklı bakış açılarıyla temas etmek, düşünceyi keskinleştirir. Kendi sınırlarını fark etmeyi sağlar. Ama bunun için cesaret gerekir.

“Trol” demek ise bu cesareti gereksiz kılar.

Zamanla kişi, zor sorularla yüzleşmemeye alışır. Rahatsız edici fikirleri görmezden gelmeye başlar. Her itirazı aynı torbaya atar. Böylece zihinsel konforunu korur, ama gelişimini durdurur.

Sonuçta ortaya, çok konuşulan ama az düşünülen bir dijital ortam çıkar.

Herkes etiketler yapıştırır, ama kimse gerçekten dinlemez.

Herkes cevap verir, ama kimse gerçekten anlamaz.

Ve tartışmalar, düşünce üretmek yerine sadece gürültü üretmeye başlar.


Algoritmalar Neden Bu Davranışı Besliyor?

Sosyal medya platformları, yüzeyde insanları birbirine bağlamak, bilgi paylaşımını kolaylaştırmak ve iletişimi hızlandırmak için varmış gibi görünür. Ancak işin arka planında çok daha basit bir gerçek yatar: Bu platformların temel amacı, kullanıcıyı mümkün olduğunca uzun süre ekranda tutmaktır.

Çünkü kullanıcı ne kadar uzun süre kalırsa, o kadar fazla reklam görür.
Ne kadar fazla reklam görürse, platform o kadar fazla kazanır.

Bu nedenle algoritmalar, “en faydalı” ya da “en doğru” içerikleri değil, “en çok etkileşim alan” içerikleri öne çıkaracak şekilde tasarlanır.

Peki en çok etkileşim alan içerikler hangileridir?

Genellikle sakin, dengeli ve ölçülü tartışmalar değildir.

Aksine, öfke barındıran, tarafları karşı karşıya getiren, duyguları harekete geçiren ve insanları kışkırtan içerikler çok daha hızlı yayılır. Çünkü insan zihni, olumsuz ve tehdit içeren mesajlara karşı daha hassastır. Kavga, çatışma ve hakaret gördüğünde daha çabuk tepki verir.

Bu da şunlara yol açar:

Daha fazla yorum yapılır
Daha fazla paylaşım olur
Daha fazla ekran süresi oluşur

Algoritmalar için bu, başarı demektir.

Bir tartışmada birine “trol” dendiğinde, konu çoğu zaman kapanmaz. Aksine alevlenir. Karşı taraf cevap verir. Taraftarlar devreye girer. Hakaretler artar. Tartışma büyür. Başka insanlar da dahil olur.

Kısacası gürültü yükselir.

Algoritma ise bu gürültüyü “ilgi var” olarak yorumlar.

Ve o içeriği daha fazla insana göstermeye başlar.

Böylece bir kısır döngü oluşur.

Sert dil kullanılır → Etkileşim artar → Görünürlük yükselir → Davranış ödüllendirilir → Sert dil tekrar edilir

Zamanla insanlar şunu fark eder: Ne kadar sakin konuşursam o kadar görünmez oluyorum. Ne kadar sertleşirsem o kadar öne çıkıyorum.

Bu da davranış biçimini değiştirir.

Başta sadece kendini savunmak için “trol” diyen kişi, zamanla bunu bilinçli bir strateji haline getirebilir. Çünkü işe yaradığını görür. Daha çok beğeni alır. Daha çok destek mesajı gelir. Daha çok takipçi kazanır.

Yani sistem, farkında olmadan bu dili teşvik eder.

Bir süre sonra bu üslup normalleşir.

Hakaret sıradanlaşır.
Küçümseme olağanlaşır.
İtibarsızlaştırma rutinleşir.

Sakin konuşanlar “sıkıcı”, bağıranlar “etkili” olarak algılanmaya başlar.

Bu noktada sorun sadece bireylerin tavrında değil, onları bu tavra yönlendiren dijital ortamın yapısındadır. Platformlar doğrudan “insanlar kavga etsin” demez. Ama kurdukları sistem, kavga edenleri görünür kılarak bunu fiilen teşvik eder.

Sonuçta ortaya şu tablo çıkar:

İnsanlar daha çok anlaşmak için değil, daha çok kazanmak için konuşur.
Daha çok anlamak için değil, daha çok dikkat çekmek için tartışır.

Ve “trol” etiketi, bu sistem içinde sadece bir savunma aracı olmaktan çıkar, bir performans aracına dönüşür.


“Trol” Damgasının Toplumsal Bedeli

İnsanların birbirini sürekli “trol”, “provokatör” ya da “kötü niyetli” olarak etiketlediği bir ortamda, sağlıklı bir iletişim kurmak giderek zorlaşır. Çünkü bu tür damgalar, tartışmayı ilerletmek için değil, sona erdirmek için kullanılır. Ancak burada sona eren şey çoğu zaman sadece bir tartışma değil, karşılıklı anlayış ihtimalidir.

Zamanla insanlar şunu fark etmeye başlar: Bir fikrimi açıkça söylersem saldırıya uğrayabilirim, yanlış anlaşılabilirim, hatta bulunduğum topluluk tarafından dışlanabilirim. Bu düşünce, kişide bir korku oluşturur. Bu korku yerleştikçe bireyler kendilerini geri çekmeye başlar. Artık herkes düşündüğünü rahatça dile getirmez. Konuşmadan önce defalarca düşünür, bazı konulara hiç girmez, bazı fikirlerini tamamen içine atar.

Bu duruma otosansür denir. İnsanlar sustuklarını fark etmezler bile. Sessizlik zamanla normalleşir. Dışarıdan bakıldığında ortam sakin görünür, ancak gerçekte bastırılmış düşüncelerle doludur. Konuşulamayan sorunlar çözülmez, sadece ertelenir. İçten içe biriken rahatsızlıklar ise zamanla başka şekillerde ortaya çıkar.

Bu ortamda sosyal medya ve dijital tartışma alanları iki uçta toplanmaya başlar. Bir yanda sürekli bağıran, saldıran ve hakaret eden kişiler vardır. Diğer yanda ise tamamen susan, tartışmalardan uzak duran insanlar. Dengeli, sorgulayan ve yapıcı sesler giderek kaybolur. Çünkü bu ortamda en çok yıprananlar onlardır. Ne fanatik bir grubun parçasıdırlar ne de sert bir dil kullanırlar. Bu yüzden kendilerini savunmakta zorlanır ve geri çekilmeyi tercih ederler.

“Trol” damgasının yaygınlaşması, toplumdaki kutuplaşmayı da derinleştirir. İnsanlar artık birbirini söylediklerine göre değil, ait oldukları gruba göre değerlendirmeye başlar. Ne söylediğin önemini kaybeder, kim olduğun belirleyici hale gelir. “Bizden mi, onlardan mı?” sorusu her şeyin önüne geçer. Eğer “bizden” değilsen, söylediklerin otomatik olarak değersizleşir. Eğer “onlardansan”, zaten trolsündür.

Bu bakış açısı, insanlar arasında görünmez duvarlar örer. Gruplar birbirini dinlemez hale gelir. Herkes sadece kendi çevresiyle konuşur. Karşı tarafı gerçek haliyle tanımak yerine, onu basitleştirilmiş ve çarpıtılmış bir imaj üzerinden algılar. Böylece karşılıklı anlayış yerini önyargıya bırakır.

Zamanla güven duygusu da zayıflar. İnsanlar samimi olmaktan çekinir. Her cümlenin yanlış yorumlanabileceğini düşünür. Her sözün bir saldırıya dönüşme ihtimali vardır. Bu nedenle ilişkiler yüzeyselleşir. Herkes daha temkinli, daha mesafeli ve daha savunmacı hale gelir.

Dinlemek yerine susturmayı öğrenmek tam da bu noktada başlar. Birini gerçekten anlamaya çalışmak emek ister. Sabır, dikkat ve zihinsel çaba gerektirir. Oysa onu “trol” ilan etmek çok daha kolaydır. Bu kelime söylendiği anda karşı tarafın söyledikleri artık önemini kaybeder. Onu dinlemek zorunda kalmazsın. Kendi düşüncelerini gözden geçirmen gerekmez. Tartışma senin için bitmiştir.

Ancak bu kolaylık, uzun vadede toplumu fakirleştirir. Fikir çeşitliliği azalır. Yaratıcılık körelir. Eleştirel düşünme zayıflar. İnsanlar birlikte düşünme ve ortak çözüm üretme becerisini kaybeder. Herkes kendi küçük dünyasına çekilir ve sadece kendine benzeyen insanlarla konuşur hale gelir.

Oysa sağlıklı toplumlar, farklı görüşlerin bir arada var olabildiği, insanların hata yapabildiği ve fikir değiştirebildiği ortamlarda gelişir. Tartışmanın bir kavga değil, öğrenme süreci olduğu yerlerde ilerleme olur. Sürekli etiketlenen ve susturulan bir ortamda ise bu gelişim mümkün değildir.

Sonuçta “trol” damgasının bu kadar kolay kullanıldığı bir dijital dünyada kaybedilen sadece tartışmalar değildir. Kaybedilen, birlikte düşünme, birlikte öğrenme ve birlikte ilerleme kültürüdür. Bu kültür zayıfladıkça, toplum da yavaş yavaş içine kapanır ve fakirleşir.


Daha Sağlıklı Bir Dijital Dil Mümkün mü?

Daha sağlıklı bir dijital dilin mümkün olup olmadığı sorusu, aslında sosyal medyanın geleceğiyle doğrudan ilgilidir. Bugünkü tartışma ortamına bakıldığında, bunun zor olduğu düşünülebilir. Ancak zor olması, imkânsız olduğu anlamına gelmez. Daha saygılı, daha yapıcı ve daha bilinçli bir iletişim kültürü oluşturmak mümkündür. Bunun ilk adımı ise platformlardan, algoritmalardan ya da “başkalarından” önce, bireyin kendisinden başlar.

Her tartışmada, her sert yorumda, her etiketlemede küçük bir durup düşünme alışkanlığı kazanmak büyük fark yaratır. İnsan, refleks olarak tepki vermek yerine kendine bazı sorular sormayı öğrenmelidir. Karşımdaki kişi gerçekten ortamı bozmak için mi yazıyor, yoksa sadece benimle aynı fikirde olmadığı için mi bana rahatsız edici geliyor? Onu “trol” ilan etmemin sebebi gerçekten davranışları mı, yoksa kendi savunma ihtiyacım mı? Cevap vermekten mi kaçıyorum, yoksa verecek sağlam bir karşılığım mı yok? Acaba ben de yanılıyor olabilir miyim?

Bu sorular son derece basit görünür, ancak uygulaması zordur. Çünkü bu sorular insanın doğrudan egosuna dokunur. Yanılıyor olma ihtimalini kabul etmek, herkes için kolay değildir. Kendi düşüncelerini sorgulamak, insanı savunmasız hissettirir. “Belki de eksik düşünüyorum” demek, cesaret ister. Bu yüzden çoğu kişi bu sorulardan bilinçli ya da bilinçsiz olarak kaçar.

Oysa zihinsel gelişim tam da bu noktada başlar. İnsan, kendi fikirlerini sorgulayabildiği ölçüde olgunlaşır. Farklı bakış açılarını tehdit değil, öğrenme fırsatı olarak görmeye başladığında güçlenir. Kendini her zaman haklı görmek yerine, bazen durup “Burada başka bir açı olabilir mi?” diye sorabilmek, sağlıklı bir düşünce yapısının temelidir.

Daha sağlıklı bir dijital dil için önemli bir diğer nokta da herkesle tartışmak zorunda olmadığımızı kabul etmektir. Sosyal medya, insanlara her yoruma cevap verme, her fikre karşı çıkma ve her tartışmaya girme zorunluluğu varmış gibi hissettirir. Oysa bu bir yanılsamadır. Her tartışma, zamanımıza ve enerjimize değmez. Her yorum, ciddiye alınmak zorunda değildir.

Bazı durumlarda en olgun davranış, sessiz kalmak ve yoluna devam etmektir. Görmezden gelmek, hakaret etmekten her zaman daha güçlü ve daha sağlıklıdır. Çünkü hakaret, kişinin kontrolünü kaybettiğini gösterir. Sessizlik ise kontrolün sende olduğunu gösterir. Tartışmayı sürdürmemek, karşı tarafı küçümsemek anlamına gelmez; sadece kendi zihinsel sınırlarını korumak anlamına gelir.

Ayrıca insanlar, tartışmalara her zaman hazır olmak zorunda da değildir. Yorgunken, stresliyken ya da duygusal olarak hassasken yapılan tartışmalar genellikle sağlıksız olur. Böyle anlarda verilen tepkiler daha sert, daha kırıcı ve daha savunmacı olur. Bu yüzden bazen geri çekilmek, ortamdan uzaklaşmak ve daha sonra düşünmek en doğru seçimdir.

Daha sağlıklı bir dijital kültür, küçük bireysel tercihlerle inşa edilir. Bir kişiyi hemen etiketlememek, anlamaya çalışmak, gerekirse susmak, gerekirse fikrini değiştirebilmek… Bunların hiçbiri büyük ve gösterişli davranışlar değildir. Ama uzun vadede bu küçük adımlar, dijital ortamın tonunu belirler.

Sonuçta sosyal medya, onu kullanan insanların aynasıdır. Oradaki dil, bizim iç dünyamızın yansımasıdır. Daha saygılı, daha bilinçli ve daha düşünceli bireyler çoğaldıkça, dijital ortam da buna paralel olarak dönüşür. Değişim yukarıdan değil, tek tek insanların kendi zihninde başlar.


Trol Kim, Kim Değil?

Sonuç olarak şunu açıkça kabul etmek gerekir: İnternette gerçekten trol olan insanlar vardır. Bilinçli şekilde kışkırtan, tartışmaları sabote eden, insanları provoke etmekten keyif alan ve hiçbir yapıcı amacı olmayan kişiler dijital dünyanın bir gerçeğidir. Bu tür davranışları görmezden gelmek ya da romantize etmek doğru değildir.

Ancak sorun, her rahatsız edici sesin, her eleştirel yorumun ve her farklı düşüncenin kolayca “trol” etiketiyle susturulmasıdır.

Bugün sosyal medyada “trol” kelimesi çoğu zaman gerçek anlamından kopmuştur. Artık çoğu yerde bu kelime, kötü niyetli insanları tanımlamak için değil, bizi zorlayan insanları susturmak için kullanılmaktadır. Fikrimize ters düşen, bizi düşündüren, eksiklerimizi gösteren ya da alıştığımız kalıpları bozan biriyle karşılaştığımızda, onu anlamaya çalışmak yerine hemen etiketlemeyi tercih ederiz.

Çünkü anlamak zahmetlidir.

Anlamak, insanın kendi düşüncelerini de sorgulamasını gerektirir.

Anlamak, “Belki de burada benim kaçırdığım bir şey var” demeyi göze almayı ister.

Oysa “trol” demek çok daha kolaydır.

Bu kelimeyi kullandığımız anda, aslında karşı tarafa şu mesajı veririz: “Seni dinlemek istemiyorum. Senin ne söylediğin benim için önemli değil.” Böylece hem tartışmadan çekiliriz hem de kendi zihinsel konforumuzu korumuş oluruz.

Fakat bu konforun bir bedeli vardır.

Sürekli kendimizle aynı düşünen insanlarla konuştuğumuzda, düşünce dünyamız daralır. Farklı sesleri susturdukça, kendi sesimiz de zayıflar. Zamanla eleştiriye tahammül edemeyen, sorgulanmaktan rahatsız olan ve kendi doğrularına körü körüne bağlanan bireylere dönüşürüz.

Oysa gerçek olgunluk, sadece hoşumuza giden fikirlerle değil, rahatsız edici düşüncelerle de yüzleşebilmektir. Bizi zorlayan sorular, gelişimin en önemli parçasıdır. İnsan ancak kendi sınırlarıyla karşılaştığında büyür. Sarsılmadan, zorlanmadan, sorgulanmadan ilerleme olmaz.

Düşünce, ancak çarpışarak gelişir.

Farklı fikirler karşı karşıya geldiğinde, ya yanlışlar ortaya çıkar ya da doğrular daha da güçlenir. Bu süreç bazen rahatsız edicidir, bazen yorucudur, bazen de egoyu zedeler. Ama uzun vadede hem bireyi hem toplumu ileri taşıyan şey tam olarak budur.

Daha sağlıklı bir sosyal medya ortamı istiyorsak, işe kelimelerimizden başlamalıyız. Etiketlemek yerine dinlemeyi, susturmak yerine anlamayı, küçümsemek yerine sorgulamayı öğrenmeliyiz. Her itirazı tehdit olarak görmekten vazgeçmeliyiz. Her eleştiriyi düşmanlık sanmamalıyız.

Bu, bir anda olacak bir değişim değildir. Ama her bireyin kendi davranışlarını gözden geçirmesiyle başlar.

Bir yorum gördüğümüzde hemen “Bu trol” demek yerine, bir an durup düşünmekle başlar.

“Acaba burada gerçekten bir fikir mi var?” diye sormakla başlar.

“Ben neden rahatsız oldum?” diye kendimize dürüstçe cevap vermekle başlar.

Sonuçta sosyal medya, sadece paylaşımların değil, karakterlerin de sergilendiği bir alandır. Orada nasıl konuştuğumuz, nasıl tartıştığımız ve nasıl davrandığımız, kim olduğumuzu gösterir.

Daha saygılı, daha bilinçli ve daha olgun bir dijital kültür, başkalarını değiştirmekle değil, önce kendimizi dönüştürmekle mümkün olur.

Ve belki de gerçek “uyanıklık”, herkesi susturmakta değil; farklı sesleri dinleyebilecek kadar güçlü olabilmektedir.

Ali Değişmiş

Senin reaksiyonun hangisi?
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0

Devamını oku
Yorum yaz

You must be logged in to post a comment Giriş

Yorum yaz

Blog

Blog & Makaleler3 saat

“Trol” İlanı, Sosyal Medyada Psikolojik Bir Savunma Mekanizması

“Trol” İlanı, Sosyal Medyada Psikolojik Bir Savunma Mekanizması Sosyal medyada biraz vakit geçiren herkesin mutlaka karşılaştığı bir durum vardır. Bir...

Blog & Makaleler1 gün

Düz Dünya İnancı: Yanlış Bilgiden Çok Bir Kimlik Meselesi

Düz Dünya İnancı: Yanlış Bilgiden Çok Bir Kimlik Meselesi Son yıllarda internette biraz vakit geçiren herkesin mutlaka karşılaştığı bir iddia...

Blog & Makaleler4 gün

En Çok Karıştırılan İki Kavram: İmparatorluk ve Emperyalizm

En Çok Karıştırılan İki Kavram: İmparatorluk ve Emperyalizm Sosyal medyada birisinin yorumuna rastladım. Yorumda birisi, “Osmanlı emperyalist değildi, o yüzden...

Blog & Makaleler5 gün

Pareidolia: Zihnin Gizli Oyunu

Pareidolia: Zihnin Gizli Oyunu Sosyal medyada mutlaka karşınıza çıkmıştır: Atatürk silüetine benzeyen bulutlar, gülümseyen bir çift ayakkabı, kahve telvesinde ortaya...

Blog & Makaleler6 gün

Yapay Zekâ ve Sanat: Estetik ve Yaratıcılık Üzerine Bir İnceleme

Yapay Zekâ ve Sanat: Estetik ve Yaratıcılık Üzerine Bir İnceleme Son yıllarda yapay zekâ, yalnızca hesaplama yapan bir teknoloji olmaktan...

Blog & Makaleler1 hafta

Yapay Zekânın Patron Olduğu Dünya: Dijital Emekte Yeni Riskler

Yapay Zekânın Patron Olduğu Dünya: Dijital Emekte Yeni Riskler Son yıllarda yapay zekâ teknolojileri yalnızca bilgi üretmekle kalmayıp, karar verme...

Blog & Makaleler2 hafta

Geçmişten Günümüze Google Algoritmaları (2000–2026)

Geçmişten Günümüze Google Algoritmaları (2000–2026) Arama Motoru Sıralamalarını Değiştiren Güncellemeler Google, kuruluşundan bu yana arama sonuçlarının kalitesini artırmak için yüzlerce...

Galeri

Blog & Makaleler6 ay

Türkiye İklim Kanunu Hakkında: Gerçekler ve Sosyal Medya Efsaneleri

Türkiye İklim Kanunu Hakkında: Gerçekler ve Sosyal Medya Efsaneleri Türkiye, “2053 net sıfır emisyon hedefi” doğrultusunda en önemli yasal adımlarından birini...

İnternet Haberleri12 ay

Sony Dünya Fotoğraf Ödülleri

SONY DÜNYA FOTOĞRAF ÖDÜLLERİ:  PROFESYONEL KATEGORİDE FİNALİSTLER VE KISA LİSTELER   Sony Dünya Fotoğraf Ödülleri, 2025 Profesyonel yarışmasının finalistlerini ve...

Blog & Makaleler1 yıl

Google Haritalar’da Köklü Değişiklik

Google Haritalar’da Köklü Değişiklik: Polis Noktaları Artık Görülebilecek Google Haritalar, dünya genelinde milyonlarca kullanıcıya hizmet sunan bir navigasyon ve bilgi...

Blog & Makaleler2 yıl

Teknoloji ve Bilimin Dönüm Noktaları: 6 Mart’ın Anlamı

Teknoloji ve Bilimin Dönüm Noktaları: 6 Mart’ın Anlamı Teknoloji ve bilim, insanlığın ilerlemesinde ve gelişiminde kritik bir rol oynamaktadır. Her...

Teknoloji Galerileri2 yıl

Bakan Uraloğlu: 3. Çeyrek Raporu Sonuçlarını Açıkladı

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, 2023 yılı 3’üncü çeyreği rakamlarını açıkladı. Bakan Uraloğlu, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu tarafından...

Blog & Makaleler2 yıl

Evrenin İlk Elementi: Big Bang’den Başlangıç Noktasına Yolculuk

Evrenin İlk Elementi: Big Bang’den Başlangıç Noktasına Yolculuk Evren, 13,8 milyar yıl önce, son derece yoğun ve sıcak bir durumdan...

Bilişim Haberleri2 yıl

SİNEMADA YAPAY ZEKA

Sinemada yapay zeka, birçok farklı şekilde kullanılabilir ve hikaye anlatımına, karakter gelişimine, görsel efektlere ve genel film yapımına önemli katkılarda...

Etiket Bulutu

Kategoriler

Trending

SiteLock

Gizlilik Bildirimi

Copyright © 2017-2026 Bilgizone. Yeni Bilgi Noktası. Wordpress Bilgizone Özel Tasarımı ile güçlendirilmiştir.
Sitedeki tüm harici linkler ayrı bir sayfada açılır. Bilgizone harici linklerin sorumluluğunu almaz.