İklim Değişikliği Gerçeği ve “Yağmur Çalma” İddiaları: Bilim Ne Diyor?
Blog & Makaleler
İklim Değişikliği Gerçeği ve “Yağmur Çalma” İddiaları: Bilim Ne Diyor?
Kuraklığın sebebi başka ülkeler mi, yoksa iklim değişikliği mi? “Yağmur çalınıyor” söylemi bilimsel gerçeklerle çelişirken, uzmanlar asıl sorunun gözden kaçırıldığına dikkat çekiyor.
Son yıllarda sosyal medyada ve bazı video platformlarında, Türkiye’de yaşanan kuraklığın sebebinin “başka ülkelerin yağışları çalması” olduğu yönünde iddialar sıkça dile getiriliyor. Özellikle Suudi Arabistan’ın yürüttüğü hava modifikasyonu projeleri, bilimsel temelden uzak biçimde bu iddiaların merkezine yerleştiriliyor. Oysa bu söylemler, iklim değişikliğinin gerçek nedenlerini gölgeleyen yanlış ve yanıltıcı anlatılardır.
Yağış Nasıl Oluşur?
Yağmur, tekil bir ülkenin sınırları içinde üretilebilen ya da kontrol edilebilen bir kaynak değildir. Yağış, atmosferin üst katmanlarından yeryüzüne kadar uzanan ve küresel ölçekte işleyen fiziksel süreçlerin sonucunda ortaya çıkar. Bu süreçler, herhangi bir devletin teknik kapasitesinin çok ötesinde, doğal denge mekanizmalarına dayanır.
Yağış oluşumunda belirleyici olan başlıca faktörler şunlardır:
Atmosferdeki basınç sistemleri, sıcak ve soğuk hava kütlelerinin hareketini belirler. Alçak basınç alanları yükselici hava hareketlerine neden olurken, bu yükselme bulutlanma ve yağışın temel koşulunu oluşturur. Bu basınç merkezleri çoğu zaman binlerce kilometrelik alanları etkiler.
Jet akımları, yerden yaklaşık 9–12 kilometre yükseklikte esen ve hava sistemlerini yönlendiren güçlü rüzgâr kuşaklarıdır. Türkiye’ye ulaşan yağışlı sistemlerin hangi rotayı izleyeceğini büyük ölçüde jet akımlarının konumu belirler. Bu akımların yönü ve hızı, tek bir ülkenin müdahalesiyle değiştirilemez.
Deniz ve kara sıcaklık farkları, atmosferdeki nem dengesini ve hava hareketlerini tetikler. Özellikle denizler, büyük nem depoları olarak yağışın ana kaynağını oluşturur. Kara ile deniz arasındaki sıcaklık farkı arttıkça, nemli hava yükselir ve yağış oluşumu kolaylaşır.
Nem taşınımı, yani su buharının rüzgârlarla bir bölgeden başka bir bölgeye taşınması, yağışın sürekliliği açısından kritik öneme sahiptir. Türkiye’yi etkileyen nemin önemli bir bölümü Atlas Okyanusu, Akdeniz ve Karadeniz üzerinden taşınır. Bu taşınım süreçleri, birkaç şehir ya da ülke ölçeğinde değil, kıtalar arası ölçekte gerçekleşir.
Bu nedenle Türkiye’yi etkileyen yağış sistemleri, tekil bulutlardan değil; geniş cephe sistemlerinden oluşur. Bu sistemler, binlerce kilometrelik alanları kapsar ve günler boyunca hareket eder. Böyle bir yapının başka bir ülke tarafından yönlendirilmesi ya da “çalınması”, meteorolojik ve fiziksel olarak mümkün değildir.
Kısacası, yağmur bir ülkenin kontrol edebileceği bir kaynak değil; küresel atmosfer dinamiklerinin doğal bir sonucudur. Bu gerçeği göz ardı ederek yapılan her açıklama, bilimsel olmaktan uzak kalmaya mahkûmdur.
Bulut Tohumlama Gerçeği
Sıklıkla yanlış anlaşılan bir diğer konu da bulut tohumlama (cloud seeding) uygulamalarıdır. Evet, Suudi Arabistan ve bazı diğer ülkeler bu yöntemi denemektedir. Ancak:
-
Bulut tohumlama yağmur yaratmaz, yalnızca mevcut bulutlardan alınan verimi çok sınırlı ölçüde artırabilir.
-
Etki alanı lokaldir ve geniş hava sistemlerini etkilemez.
-
Bilimsel çalışmalarda başarı oranı kesin ve yüksek değildir.
Dolayısıyla bu yöntemin Türkiye’nin yağış rejimini etkilemesi bir yana, aynı hava kütlesini paylaşmayan ülkeler arasında böyle bir ilişki kurmak bilim dışıdır.
Asıl Neden: İklim Değişikliği
Türkiye’nin yaşadığı kuraklık ve düzensiz yağışların temel nedeni;
-
Küresel iklim değişikliği
-
Akdeniz Havzası’nın giderek kuraklaşması
-
Jet akımlarının kuzeye kayması
-
Deniz suyu sıcaklıklarındaki anormal artış
gibi bilimsel olarak belgelenmiş süreçlerdir.
Türkiye, iklim değişikliğinden en hızlı etkilenen bölgelerden biri olan Akdeniz Havzası’nda yer almaktadır. Bu durum, dış müdahalelerle değil, küresel ısınmanın doğal sonuçlarıyla açıklanır.
Bulut Tohumlama Gerçekliği: Etki Alanı ve Sınırları
Suudi Arabistan’ın son yıllarda yürüttüğü bulut tohumlama projeleri, sosyal medyada ve bazı haber içeriklerinde olduğundan çok daha büyük ve etkili gösterilmektedir. Oysa bulut tohumlama, atmosferde zaten mevcut olan nemli bulutlar üzerinde uygulanan, etkisi lokal ve sınırlı bir yöntemdir. Bu teknik, yeni yağış sistemleri oluşturamaz; yalnızca uygun koşullarda, mevcut bulutlardan düşen yağış miktarını çok sınırlı oranlarda artırmayı hedefler. Bilimsel literatürde bu artışın kesinliği ve sürekliliği hâlen tartışmalıdır.
Sel Baskınları Neden Yanlış Okunuyor?
Suudi Arabistan’da zaman zaman yaşanan ani sel baskınları, çoğu zaman doğrudan bulut tohumlama faaliyetlerine bağlanmaktadır. Ancak bu yaklaşım, nedensellik ile eşzamanlılığı karıştıran yüzeysel bir yorumdur. Çöl iklimine sahip bölgelerde, kısa sürede yoğun yağış düştüğünde altyapı yetersizliği nedeniyle sel yaşanması olağandır. Bu durum, yağışın “fazlalığından” çok, şehirleşme ve drenaj sistemlerinin bu iklime uygun olmamasından kaynaklanmaktadır.
Görüntülerin Abartı Etkisi
Sosyal medyada dolaşıma giren sel görüntüleri, çoğu zaman bağlamından koparılarak servis edilmektedir. Tekil olaylar, sanki sürekli ve olağanüstü bir durum varmış gibi sunulmakta; bu da kamuoyunda bulut tohumlamanın kontrolsüz ve aşırı sonuçlar doğurduğu algısını pekiştirmektedir. Oysa meteorolojik veriler, bu tür olayların nadir, kısa süreli ve bölgesel olduğunu göstermektedir.
Bilimsel Çerçevede Değerlendirme Zorunluluğu
Bulut tohumlama, ne mucizevi bir yağmur üretme yöntemi ne de iklimi kontrol etme aracıdır. Bu yöntemi olduğundan fazla güçlü göstermek, hem bilimsel gerçekliğe zarar vermekte hem de iklim değişikliği gibi küresel sorunların yanlış hedeflere yönelmesine neden olmaktadır. Türkiye’de yaşanan kuraklık ile Suudi Arabistan’daki lokal hava modifikasyonu faaliyetleri arasında doğrudan bir bağ kurmak, bilimsel temelden yoksun bir çıkarımdır.
Komplo Teorileri Neyi Gizliyor?
Bu iddiaların yaygınlaşması tesadüf değildir; çünkü belirsizlik dönemlerinde basit açıklamalar daha kolay kabul görür.
“Yağmur çalınıyor” söylemi, ilk bakışta güçlü ve kolay bir açıklama gibi görünse de, gerçekte iklim krizinin nedenlerini tartışmayı erteleyen bir kaçış alanı sunar. Bu tür komplo anlatıları, karmaşık ve çok boyutlu sorunları basit bir “dış düşman” figürüne indirgerken, asıl yapısal sorunları görünmez hâle getirir.
Öncelikle su yönetimindeki eksiklikler, bu söylemlerin gölgesinde kalmaktadır. Türkiye’de su kaynaklarının planlanması, korunması ve verimli kullanımı uzun yıllardır yeterince bütüncül bir yaklaşımla ele alınmamaktadır. Yağış miktarındaki azalmadan çok, mevcut suyun nasıl yönetildiği sorusu çoğu zaman gündeme gelmemektedir.
Bir diğer önemli başlık plansız ve hızlı şehirleşmedir. Betonlaşma, doğal su tutma alanlarının yok edilmesi ve yetersiz altyapı, hem sel riskini artırmakta hem de yağışların toprağa karışmasını engellemektedir. Ancak bu gerçekler yerine, sorunun kaynağı başka ülkelerin faaliyetlerine bağlandığında, şehircilik politikalarının sorgulanması da ötelenmiş olur.
Tarımsal su israfı, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu en kritik ama en az konuşulan konulardan biridir. Geleneksel sulama yöntemleri, yanlış ürün deseni ve bölgesel planlama eksikliği, su kaynakları üzerindeki baskıyı artırmaktadır. Kuraklık, bu yanlışların sonucu olarak derinleşirken, suçun dışarıya atılması iç reform ihtiyacını perdelemektedir.
Son olarak iklim politikalarındaki yetersizlikler, komplo teorilerinin en çok örttüğü alanlardan biridir. İklim değişikliğine uyum ve azaltım politikaları, uzun vadeli ve kararlı adımlar gerektirir. Ancak “yağmur çalınıyor” gibi söylemler, bu politikaların neden hayata geçirilmediği sorusunu arka plana iter.
Bu tür iddialar, çözüm üretmek yerine yanlış bir düşman algısı oluşturur. Toplumu bilgilendirmek ve hazırlamak yerine, öfkeyi yanlış hedeflere yönlendirir. Oysa iklim kriziyle mücadele, suçlu aramakla değil; sorumluluğu doğru yerde aramak ve gerçek sorunlarla yüzleşmekle mümkündür.
Gerçekle Yüzleşmeden Çözüm Üretilemez
Türkiye’de yaşanan kuraklık ve düzensiz yağış rejimi, dış müdahalelerle açıklanabilecek bir durum değildir. “Yağmur çalma” gibi iddialar, bilimsel verilerle desteklenmediği gibi, atmosfer fiziğinin temel prensipleriyle de açıkça çelişmektedir. Bu tür söylemler, iklim değişikliğinin karmaşık ama gerçek nedenlerini basitleştirerek kamuoyunu yanlış bir yöne sevk etmektedir.
Asıl sorun, küresel iklim değişikliğinin Türkiye üzerindeki etkilerinin artık inkâr edilemeyecek kadar görünür hâle gelmiş olmasıdır. Akdeniz Havzası’nda yer alan Türkiye, artan sıcaklıklar, azalan ortalama yağışlar ve düzensizleşen mevsim döngüleriyle karşı karşıyadır. Bu tablo, komplo teorileriyle değil; ölçüm, gözlem ve bilimsel modellemelerle ortaya konmuştur.
Yanlış anlatılar yalnızca gerçeği çarpıtmakla kalmaz, aynı zamanda çözüm yollarını da tıkar. Su yönetimi, tarımsal planlama, şehirleşme ve iklim politikaları gibi alanlarda yapılması gereken yapısal düzenlemeler, “dış güçler yağmurumuzu çalıyor” söylemiyle ötelenmektedir. Oysa kuraklıkla mücadele, sorumluluğu başka yerlere atmakla değil, veriye dayalı politika ve uzun vadeli planlama ile mümkündür.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, korku ve öfke üreten anlatılar değil; bilimsel aklı merkeze alan, toplumu bilinçlendiren ve sürdürülebilir çözümler sunan bir yaklaşımın benimsenmesidir. İklim değişikliği bir inanç meselesi değil, fiziksel bir gerçektir. Bu gerçekle yüzleşmeden atılacak her adım, yalnızca zaman kaybı olacaktır.
Sonuç olarak; yağmur çalındığına inanmak kolaydır, ancak gerçeği kabul etmek ve buna göre hareket etmek cesaret ister. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey komplo teorileri değil, iklim gerçeğiyle uyumlu akılcı politikalar ve toplumsal farkındalıktır.
Ali Değişmiş
- KATEGORİLER:
- | Blog & Makaleler |
- | Seyahat Haberleri |
- | Teknologya |



