Beğeni Kültürü, Aidiyet ve Ahlaki Çöküş
Blog & Makaleler
Beğeni Kültürü, Aidiyet ve Ahlaki Çöküş
Beğeni Ekonomisi, Aidiyet İhtiyacı ve Ahlaki Erozyon: Maslow Perspektifinden Bir Değerlendirme
Psikolog Abraham Maslow, insan motivasyonunu açıklamak amacıyla geliştirdiği ihtiyaçlar hiyerarşisinde, bireyin davranışlarını belirleyen temel güdülerin aşamalı bir yapı izlediğini ifade etmiştir. Bu kurama göre insan, öncelikle fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçlarını karşılamakta; ardından aidiyet, sevgi ve kabul görme arzusuna yönelmektedir. Aidiyet ihtiyacı, bireyin sosyal ilişkiler kurma, bir topluluğun parçası olma ve başkaları tarafından değerli görülme isteğini temsil eder. Sağlıklı biçimde karşılandığında bu ihtiyaç, kişinin psikolojik bütünlüğünü destekler ve toplumsal uyumunu güçlendirir.
Ancak günümüz dijital kültüründe bu ihtiyacın karşılanma biçimi önemli ölçüde dönüşüme uğramıştır. Sosyal medya platformları, bireylerin görünürlüklerini sürekli ölçen ve değerlendiren bir yapıya sahiptir. Beğeni sayıları, izlenme oranları ve takipçi miktarı, sosyal kabulün temel göstergeleri hâline gelmiştir. Bu durum, bireylerin aidiyet ihtiyacını gerçek sosyal bağlar yerine dijital onay mekanizmaları üzerinden karşılamaya yönelmesine neden olmaktadır.
Son dönemde sosyal medyada yaygınlaşan, başkasının eşiyle fiziksel yakınlık kurmayı içeren ve bunu bir “akım” olarak sunan paylaşımlar, bu dönüşümün dikkat çekici örnekleri arasında yer almaktadır. Bu tür içerikler, çoğu zaman “eğlence”, “özgürlük” ya da “samimiyet” söylemleriyle meşrulaştırılmakta; etik ve kültürel sınırlar göz ardı edilmektedir. Oysa bu davranışların temelinde, bireyin beğenilme, fark edilme ve sosyal medyada görünür olma arzusunun yattığı görülmektedir.
Bu bağlamda söz konusu akımlar, aidiyet ihtiyacının sağlıklı sosyal ilişkiler yoluyla değil, dikkat çekici ve sınır ihlali içeren davranışlarla giderilmeye çalışıldığını göstermektedir. Birey, kabul görmek ve değerli hissetmek için mahremiyetini, ilişkisel sorumluluklarını ve toplumsal normları ikinci plana itmektedir. Böylece aidiyet ihtiyacı, insanî bağ kurma amacından uzaklaşarak, dijital tüketim kültürünün bir parçası hâline gelmektedir.
Sonuç olarak, Maslow’un kuramı çerçevesinde değerlendirildiğinde, bu tür sosyal medya akımları; bireyin temel psikolojik ihtiyaçlarını sağlıklı yollarla karşılamak yerine, geçici onay ve popülerlik uğruna kendisini araçsallaştırdığını göstermektedir. Aidiyet arayışı, anlamlı ilişkiler üretmekten uzaklaşıp, yalnızca görünürlük ve beğeni odaklı bir performansa dönüşmektedir. Bu durum ise hem bireysel psikolojik dengeyi hem de toplumsal değerleri zedeleyen bir sürece işaret etmektedir.

Aidiyet İhtiyacının Dijitalleşmesi
Maslow’a göre aidiyet ihtiyacı, sağlıklı biçimde karşılandığında bireyin psikolojik bütünlüğünü destekler. Sevgi, saygı ve güvene dayalı ilişkiler, kişinin benlik gelişimini güçlendirir. Ancak sosyal medya ortamında bu ihtiyaç, çoğu zaman “beğeni”, “izlenme” ve “takipçi” gibi nicel göstergelere indirgenmektedir.
Bu bağlamda söz konusu akım, bireylerin gerçek sosyal bağlar yerine dijital onay mekanizmalarına yöneldiğini göstermektedir. Paylaşılan içerik, artık anlamlı bir ilişkiyi değil, algoritmik görünürlüğü hedeflemektedir. Böylece aidiyet ihtiyacı, insani bir bağ kurma arzusundan uzaklaşıp, dijital tüketimin bir parçası hâline gelmektedir.
Ahlaki Değerlerin Araçsallaşması
Maslow’un modelinde üst basamaklara doğru ilerledikçe bireyin etik duyarlılığı, özsaygısı ve kendini gerçekleştirme kapasitesi artar. Bu yaklaşımda insan, yalnızca temel dürtülerle hareket eden bir varlık olmaktan çıkarak, bilinçli, sorumlu ve değer üreten bir birey hâline gelir. Psikolog Abraham Maslow’un kuramı, insanın biyolojik içgüdülerinin ötesine geçerek ahlaki ve zihinsel olgunluğa ulaşabileceğini varsayar. Ancak beğeni odaklı davranışlar, bu gelişim sürecini tersine çevirebilmektedir.
Sosyal medyada görünür olma kaygısıyla hareket eden bireyler, zamanla kendi mahremiyetini, ilişkisel sınırlarını ve toplumsal değerlerini göz ardı etmeye başlamaktadır. Bu süreçte ahlaki normlar, bireyin kendisini ifade etmesini sağlayan temel ilkeler olmaktan çıkarak, etkileşim uğruna kolayca feda edilebilen araçlara dönüşmektedir. Böylece etik değerler, kalıcı bir yaşam rehberi olmaktan uzaklaşıp geçici popülerliğin hizmetine sunulmaktadır.
Bu tür içeriklerde birey, artık düşünen, sorgulayan ve sorumluluk taşıyan bir özne olmaktan çok, izlenme uğruna sergilenen bir nesneye dönüşmektedir. Kişi, kendi varlığını anlam ve değer üzerinden değil, aldığı beğeni sayısı üzerinden tanımlamaya başlar. Bu durum, insanın kendini gerçekleştirme potansiyelini zayıflatmakta ve kişisel gelişimi yüzeysel bir gösteriye indirgemektedir.
Daha da önemlisi, beğeni uğruna sergilenen bu davranışlar, bireyin insana özgü bilinçli yaşam biçiminden uzaklaşmasına yol açmaktadır. İnsan, doğal olarak yalnızca dürtülerine göre hareket eden bir varlık değil; akıl, vicdan ve sorumluluk bilinciyle davranabilen bir özne olarak tanımlanır. Ancak dijital onay arayışı, bireyi bu özelliklerden uzaklaştırarak, daha çok anlık hazza ve ilkel dürtülere dayalı bir yaşam biçimine yöneltmektedir. Böylece kişi, insani değerler üzerinden değil, içgüdüsel ve gösterişe dayalı tepkiler üzerinden var olmaya başlamaktadır.
Bu bağlamda beğeni kültürü, bireyi doğal ve dengeli insanî yaşamdan kopararak, giderek daha tepkisel, yüzeysel ve dürtü merkezli bir kimliğe sürüklemektedir. Mahremiyetin, saygının ve sorumluluğun geri plana itilmesi; insanın kendi değerini koruma kapasitesini zayıflatmaktadır. Sonuç olarak birey, etik ilkelere dayalı bir varoluş yerine, dikkat çekmeye odaklı bir performans içinde var olmaya çalışmaktadır.
Bu süreç, yalnızca bireysel ahlaki zayıflamaya değil, aynı zamanda toplumsal değerlerin aşınmasına da zemin hazırlamaktadır. İnsan, beğeni uğruna kendi sınırlarını ihlal ettikçe, hem kendisine hem de çevresine karşı duyduğu saygıyı yitirmekte; böylece Maslow’un öngördüğü insani gelişim çizgisinden giderek uzaklaşmaktadır.
Beğeni Kaygısı ve Psikolojik Gerileme
Maslow’un hiyerarşisi, bireyin psikolojik gelişiminin aşamalı ve bütüncül bir ilerleme izlediğini varsayar. Bu modele göre insan, temel ihtiyaçlarını karşıladıkça daha üst düzey amaçlara yönelir; zamanla üretkenlik, anlam arayışı ve kendini gerçekleştirme gibi olgun hedefler geliştirmeye başlar. Psikolog Abraham Maslow’un bu yaklaşımı, bireyin yalnızca hayatta kalmaya değil, nitelikli bir yaşam inşa etmeye yönelmesini esas alır. Ancak günümüz dijital ortamında, bu gelişim çizgisinin giderek tersine döndüğü gözlemlenmektedir.
Modern sosyal medya kültüründe birçok birey, kendini gerçekleştirme ve içsel doyum arayışı yerine; onaylanma, dikkat çekme ve sürekli görünür olma ihtiyacını merkeze almaktadır. Üretkenlik, entelektüel gelişim ve toplumsal katkı gibi üst düzey hedefler geri plana itilirken; geçici popülerlik ve sanal beğeni, bireyin temel motivasyon kaynağı hâline gelmektedir. Bu durum, psikolojik gelişimin ileri basamaklardan alt düzey ihtiyaçlara doğru gerilemesine işaret etmektedir.
Söz konusu akımlarda görüldüğü üzere bireyler, saygınlık ve özsaygı ihtiyacını sağlıklı yollarla inşa etmek yerine, dikkat çekici ve sınır ihlali içeren davranışlarla tatmin etmeye çalışmaktadır. Akademik açıdan değerlendirildiğinde bu eğilim, bireyin toplumsal itibarını ve kişisel bütünlüğünü bilinçli biçimde zedelemesi anlamına gelmektedir. Kişi, kısa vadeli görünürlük uğruna kendi değerini aşındırmakta ve kendisini kamusal alanda itibarsızlaştıran bir temsil biçimini gönüllü olarak benimsemektedir.
Bu süreçte birey, özsaygısını güçlendirecek üretken faaliyetler yerine, kendisini “izlenebilir” ve “tüketilebilir” bir nesneye dönüştüren davranışlar sergilemektedir. Böylece kişisel saygınlık, uzun vadeli emek ve ahlaki tutarlılık üzerinden değil; anlık etkileşim ve sansasyon üzerinden inşa edilmeye çalışılmaktadır. Bu durum, bireyin kendi varlığını akademik anlamda da problemli bir temelde yeniden tanımlamasına yol açmaktadır.
Nitekim bu tür davranış biçimleri, psikolojik olgunlaşmadan çok, gelişimsel bir gerilemeyi yansıtmaktadır. Birey, yetişkinliğe özgü sorumluluk, denge ve etik farkındalık yerine; daha çok ergenlik dönemine özgü onay arayışı ve dikkat çekme eğilimine geri dönmektedir. Bu bağlamda söz konusu tutumlar, yalnızca bireysel bir tercih değil, aynı zamanda psikososyal bir gerileme göstergesi olarak değerlendirilebilir.
Sonuç olarak, dijital beğeni kültürü içerisinde şekillenen bu davranışlar, bireyleri uzun vadede hem psikolojik hem de toplumsal açıdan zayıf bir konuma sürüklemektedir. Kişi, kendisini geliştirmek ve saygın bir kimlik inşa etmek yerine, kısa süreli görünürlük uğruna kendi itibarını aşındıran bir performans sergilemektedir. Bu da Maslow’un öngördüğü insani gelişim idealinden giderek uzaklaşıldığını göstermektedir.
İnsanî Değerlerden Uzaklaşma
Bu tür içerikler, bireyin kendi onurunu, mahremiyetini ve ilişkisel sorumluluklarını giderek daha fazla ikinci plana ittiğini göstermektedir. Beğeni uğruna sergilenen davranışlar, insanı bir “performans nesnesi”ne dönüştürmekte; kişisel bütünlüğünü, tutarlılığını ve etik duruşunu zedelemektedir. Böylece birey, Abraham Maslow’un tanımladığı üst düzey insani potansiyelden uzaklaşarak, yalnızca temel onay ihtiyacına indirgenmiş bir varoluşa sürüklenmektedir.
Dijital ortamda yaygınlaşan bu davranış biçimleri, çoğu zaman “sürü psikolojisi” ile beslenmektedir. Birey, çevresinde gördüğü davranışları sorgulamadan taklit etmekte; popüler olanı doğru, çok izlenen içeriği değerli kabul etme eğilimi geliştirmektedir. Bu süreçte kişisel ahlaki ölçütler, vicdani sınırlar ve kültürel değerler geri plana itilmekte; birey, çoğunluğa uyum sağlamak adına kendi ilkelerini dahi göz ardı edebilmektedir.
Beğeni kültürü içinde şekillenen bu yönelim, zamanla bireyin kendi düşünsel özerkliğini zayıflatmaktadır. Kişi, neyi neden yaptığını sorgulamak yerine, “daha çok izlenir mi?”, “daha çok etkileşim alır mı?” sorularını temel ölçüt hâline getirmektedir. Böylece davranışlar, içsel değerler ve anlam arayışı üzerinden değil, algoritmik beklentiler üzerinden belirlenmektedir.
Bu durum, akademik açıdan değerlendirildiğinde, bireyin giderek bir tür “dijital kölelik” ilişkisi içine girdiğini göstermektedir. İnsan, kendi tercihlerini özgür iradesiyle belirleyen bir özne olmaktan çıkarak; platformların görünürlük sistemlerine, beğeni döngülerine ve izlenme baskısına bağımlı hâle gelmektedir. Kendi değerlerini korumak yerine, dijital ortamın taleplerine uyum sağlayan bir kimlik inşa etmektedir.
Bu bağlamda birey, yalnızca izleyici kitlesinin beklentilerine göre hareket eden, sürekli kendisini pazarlayan ve tüketilebilir hâle getiren bir profile dönüşmektedir. Mahremiyet, saygınlık ve içsel tutarlılık gibi insani unsurlar; popülerlik uğruna kolaylıkla feda edilebilmektedir. Böylece insan, kendi varlığını koruyan bir özne olmaktan uzaklaşıp, dijital sistemin işleyişine hizmet eden bir araca dönüşmektedir.
Sonuç olarak, sürü psikolojisiyle beslenen beğeni kültürü, bireyleri kendi değerlerinden kopararak, onları geçici onay uğruna kimliklerinden vazgeçmeye yöneltmektedir. Bu süreç, insanî yaşamın temelini oluşturan özgünlük, sorumluluk ve ahlaki bilinç gibi unsurların aşınmasına yol açmaktadır. Birey, kendi varoluşunu anlam üzerinden değil; yalnızca görünürlük ve etkileşim üzerinden tanımlamaya başladıkça, Maslow’un öngördüğü insani gelişim idealinden giderek daha fazla uzaklaşmaktadır.
Değerler mi, Beğeniler mi? Dijital Çağda İnsan Kalabilmek
Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi perspektifinden bakıldığında, söz konusu sosyal medya akımları; aidiyet ihtiyacının sağlıksız biçimlerde karşılanmasının, ahlaki değerlerde belirgin bir erozyona yol açtığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Psikolog Abraham Maslow’un insanın gelişim potansiyeline dair ortaya koyduğu model, bireyin zamanla daha bilinçli, sorumlu ve anlam odaklı bir yaşam kurmasını hedefler. Ancak beğeni ekonomisinin hâkim olduğu dijital ortamda bu ideal giderek zayıflamaktadır.
Beğeni kültürü, bireyi anlam üretmekten, kendini geliştirmekten ve topluma katkı sağlamaktan uzaklaştırmakta; onu geçici onay uğruna kendi sınırlarını ihlal eden bir konuma itmektedir. İnsan, kendi değerlerini inşa etmek yerine, başkalarının onayına göre şekillenen bir kimlik geliştirmeye başlamaktadır. Bu durum, bireyin özsaygısını kalıcı biçimde güçlendirmek yerine, kırılgan ve dışa bağımlı bir benlik yapısı oluşturmasına yol açmaktadır.
Bu süreç, insanın kendini gerçekleştirme idealinden uzaklaşıp, en alt düzeydeki kabul arayışına sıkışması anlamına gelmektedir. Üretkenlik, derinlik ve anlam arayışı yerini; görünürlük, sansasyon ve kısa süreli popülerliğe bırakmaktadır. Böylece birey, sahip olduğu insani potansiyeli geliştirmek yerine, onu tüketilebilir bir gösteriye dönüştürmektedir.
Dolayısıyla mesele yalnızca geçici bir “trend” değil; modern dijital kültürün insanî değerleri nasıl dönüştürdüğünün, hatta aşındırdığının somut bir göstergesidir. Bu dönüşüm, bireyin kendi onurunu, vicdanını ve ahlaki sorumluluğunu koruyup koruyamayacağı sorusunu da beraberinde getirmektedir.
Sonuç olarak, dijital çağda insan kalabilmenin temel şartı, beğeni uğruna kendi değerlerinden vazgeçmemektir. Geçici alkışlar, kalıcı bir karakterin yerini tutamaz. İnsan, görünür olmak için değil; anlamlı olmak için yaşadığında gerçek anlamda var olur.
Beğeniler geçicidir, değerler kalıcıdır. Birkaç saniyelik onay uğruna, yıllar boyunca inşa ettiğimiz insanlığımızı kaybetmeyelim.
Ali Değişmiş
- KATEGORİLER:
- | Blog & Makaleler |




You must be logged in to post a comment Giriş