Milliyetçilik Kavramının Irkçılıkla Çarpıtılması
Blog & Makaleler
Milliyetçilik, aidiyet ve sorumluluk duygusunu ifade ederken; ırkçılık, insanları doğuştan gelen kimlikleri üzerinden yargılar. Bu iki kavramın bilinçli ya da bilinçsiz biçimde karıştırılması, toplumsal gerilimleri derinleştirirken insanlık açısından ciddi sonuçlar doğurur.
Bu metin, milliyetçiliği savunmak ya da suçlamak için değil; milliyetçilik ile ırkçılık arasındaki sınırın neden hayati olduğunu hatırlatmak için kaleme alınmıştır.
Son yıllarda milliyetçilik kavramı, sosyal medyada sıkça ırkçılıkla eş tutulmakta ya da ırkçı söylemleri meşrulaştırmak için kullanılmaktadır. Oysa milliyetçilik, bir topluma aidiyet duymak ve ortak değerleri koruma iradesiyle ilgilidir; başkalarını dışlamak ya da suçlamakla değil. Kavramların bu şekilde çarpıtılması, yalnızca tartışmaları sertleştirmekle kalmaz, aynı zamanda suçun bireyselliği ilkesini ve toplumsal barışı da zedeler.
Irkçılık, bir milletini sevmenin ya da aidiyet duymanın ifadesi değildir. Irkçılık; bir insanın doğuştan sahip olduğu kimlik üzerinden üstün, aşağı ya da suçlu ilan edilmesidir. Bu ayrım net yapılmadığında, hem kavramlar kirlenir hem de insanlık tarihinin en ağır suçları sıradanlaştırılır.
“Yaşasın ırkımız” gibi ifadelerin, tarih boyunca toplu katliamlar yapmış ideolojilerle aynı cümlede anılması, aslında bir kavram karmaşasının ürünüdür. Buradaki sorun, bir kimliğin sevilmesi ya da sahiplenilmesi değildir. Sorun, bu tür söylemlerin zamanla “biz üstünüz” mesajına dönüşmesidir. Bu dönüşüm gerçekleştiğinde, kimliği yüceltmek masum bir aidiyet olmaktan çıkar; başkalarını dışlayan, değersizleştiren ve yok sayan bir üstünlük iddiasına evrilir.
Bu noktada söylem, yalnızca bir sevgi ifadesi olmaktan çıkar ve tarihsel olarak büyük acılara yol açmış düşünce biçimleriyle benzer bir zemine oturur. Yani sorun kelimede değil; o kelimenin taşıdığı anlamın, başkalarını dışlama ve insanlıktan çıkarma noktasına varmasındadır.
Bu yazı, son dönemde sosyal medyada gezinirken sıkça karşılaşılan ırkçı söylemler ve kavramların bilinçsizce çarpıtılması üzerine kaleme alındı. Günlük akış içinde, çoğu zaman sıradan bir yorum gibi görünen ifadelerin aslında ne kadar derin ve tehlikeli anlamlar taşıyabildiğine tanık olunuyor. Amaç, herhangi bir kişi ya da grubu hedef almak değil; milliyetçilik, aidiyet ve kimlik gibi kavramların neyi ifade ettiğini yeniden düşünmeye davet etmek ve bu konuda toplumsal bir farkındalık oluşturmaktır.
Bu metin, sosyal medyada hızla yayılan genellemelerin ve sert dilin neden olduğu yanlış anlaşılmaları görünür kılmayı; bireyi merkeze alan, suçu kimliğe değil davranışa yükleyen sağlıklı bir bakış açısını hatırlatmayı amaçlamaktadır.
Ataların Husumetlerini Bugüne Taşımak Ne Kadar Doğru?
Tarih, milletlerin ortak hafızasıdır; ancak geçmişte yaşanan kişisel ya da dönemsel husumetlerin bugünün insanlarına miras bırakılması, adalet duygusuyla bağdaşmaz. Atalar arasında yaşanmış çatışmalar, savaşlar ya da düşmanlıklar; o dönemin koşulları, siyasi dengeleri ve kişisel kararlarıyla şekillenmiştir. Bugün yaşayan bireylerin, bu tarihsel yük üzerinden suçlanması ya da hedef alınması, ne ahlaki ne de akılcıdır.
Geçmişin hesabını bugünün insanlarından sormak, bireyi tarihin öznesi olmaktan çıkarıp sembolik bir düşmana dönüştürür. Oysa bugünün dünyasında insanlar, atalarının değil; kendi davranışlarının sorumluluğunu taşır. Tarihten ders almak ile tarihi bir silah hâline getirmek arasındaki fark tam da buradadır. İlki toplumsal bilinci güçlendirirken, ikincisi öfkeyi diri tutar ve yeni çatışmalar üretir.
Toplumların ilerlemesi, geçmişi inkâr etmekle değil; onu doğru okuyup bugünü zehirlemeyecek şekilde konumlandırmakla mümkündür. Aksi hâlde tarih, öğretici bir kaynak olmaktan çıkar; kuşaktan kuşağa aktarılan bitmeyen bir husumet döngüsüne dönüşür.
Memleketçilik de Benzer Şekilde Yanlış Anlaşılıyor
Memleketçilik, kişinin doğup büyüdüğü yere duyduğu aidiyet, hatıra ve sorumluluk hissidir. Bu duygu, kültürel bağlar ve ortak geçmiş üzerinden şekillenir. Ancak tıpkı milliyetçilikte olduğu gibi, memleketçilik de zaman zaman yanlış biçimde yorumlanarak dışlayıcı bir dile dönüştürülebilmektedir. Oysa bir yeri sevmek, başka yerleri küçümsemeyi ya da insanları doğdukları şehir üzerinden yargılamayı gerektirmez.
Sorun, memleketçiliğin aidiyet olmaktan çıkıp üstünlük iddiasına dönüştüğü noktada başlar. “Bizim memleketten olanlar daha iyidir” ya da “şuralılar şöyledir” gibi genellemeler, bireyi yok sayar ve kişisel davranışları coğrafyaya yükler. Bu yaklaşım, masum bir bağlılık duygusunu ayrıştırıcı bir kimlik aracına dönüştürür. Sonuçta ortaya çıkan şey, memleket sevgisi değil; aynı mantık hatasının daha küçük ölçekteki bir yansımasıdır.
Suç Bireyseldir, Kimlik Toplu Taşınmaz
Hukukun ve insanlığın en temel ilkelerinden biri şudur: Suç bireyseldir.
Bir kişinin işlediği suç, onun kimliğine, milletine, dinine ya da kökenine mal edilemez. Aksi hâlde adalet ortadan kalkar; yerine kolektif suç ve linç kültürü gelir.
Tarihte büyük insanlık suçlarının tamamı, “bir grup böyledir” genellemesiyle başlamıştır. Yahudiler, Almanlar, Türkler, Araplar, Afrikalılar… Hangi toplum olursa olsun, suçun kimliğe yüklenmesi sonunda masumları da hedef hâline getirir. Bu yüzden modern hukuk, bireyi esas alır; kimliği değil.
“Ne Mutlu Türküm Diyene” Neyi İfade Eder?
“Ne mutlu Türküm diyene” sözü, bir ırkın diğerlerinden üstün olduğu iddiasını taşımaz. Bu ifade, kan bağına ya da etnik kökene dayalı bir tanımlama değil; ortak bir kimliğe, vatandaşlığa ve birlikte yaşama iradesine yapılan bir çağrıdır. Atatürk’ün bu sözüyle vurguladığı şey, doğuştan gelen bir özellik değil; bilinçli bir aidiyet ve ortak sorumluluk duygusudur.
Bu ifadenin temel amacı, çok farklı kökenlerden gelen insanları tek bir hukuk, kader ve gelecek paydasında buluşturmaktır. Osmanlı’nın çok kimlikli yapısından ulus-devlete geçiş sürecinde, toplumu bir arada tutacak kapsayıcı bir üst kimlik inşa edilmek istenmiştir. “Türküm” demek, bu bağlamda etnik bir üstünlük ilanı değil; “bu ülkenin parçasıyım, ortak geleceğine sahibim” deme biçimidir.
Bu anlayışın en önemli faydası, ayrıştırıcı kimlikleri değil; ortak yurttaşlığı esas almasıdır. Din, mezhep, etnik köken ya da bölge farkı gözetmeksizin, aynı hukuk düzenine bağlı olmayı ve birlikte yaşama iradesini merkeze koyar. Bu yönüyle söz, dışlayıcı değil birleştiricidir; ayrım üretmek için değil, ortak bir “biz” duygusu oluşturmak için söylenmiştir.
Ancak bu ifade, günümüzde sıkça yanlış bir bağlamda ele alınmaktadır. Bazı sosyal medya yorumlarında, tarihsel arka planından koparılarak etnik bir slogan gibi sunulmakta; hatta ırkçı ideolojilerle aynı düzleme yerleştirilmektedir. Bu yaklaşım, hem sözü söyleyen iradeyi hem de söylenme amacını göz ardı eder. Çünkü burada yüceltilen şey bir soy ya da kan bağı değil; ortak aidiyet ve birlikte yaşama iradesidir.
Yanlış anlaşılmanın temel nedeni, kavramların bilinçli ya da bilinçsiz biçimde iç içe geçirilmesidir. Milliyetçilik ile ırkçılık arasındaki fark göz ardı edildiğinde, kapsayıcı bir yurttaşlık tanımı, üstünlük iddiası gibi algılanabilmektedir. Oysa bu sözün ruhu, “sen kimsin” sorusundan çok, “birlikte nasıl yaşayacağız” sorusuna cevap arar.
Bu ifadeyi, toplu cinayetler işlemiş ideolojilerle aynı kefeye koymak; tarihsel bağlamı silikleştirir ve kavramları işlevsiz hâle getirir. Böyle karşılaştırmalar, gerçeği açıklığa kavuşturmak yerine; düşünsel karmaşayı artırır. Sonuçta ne milliyetçilik doğru anlaşılır ne de ırkçılığın gerçek yüzü netleşir.
Özetle, “Ne mutlu Türküm diyene” sözü; dışlama üretmek için değil, ortak bir aidiyet inşa etmek için söylenmiştir. Onu ne söylediği bağlamdan koparmak ne de yüklenmediği anlamlarla yargılamak, kavramları korumaya değil; kavram kirliliğini derinleştirmeye hizmet eder.
Irkçılığın Asıl Zararı Nedir?
Irkçılık, çoğu zaman bir düşünce ya da kişisel görüş gibi sunulur. Ancak etkileri soyut değil, son derece somut ve yıkıcıdır. İnsanları birey olarak değil, doğuştan gelen kimlikleri üzerinden değerlendirmeye başlar. Bu yaklaşım, masum bireylerin suçlu ilan edilmesine, kişisel hataların tüm bir gruba mal edilmesine ve adalet duygusunun aşınmasına yol açar.
Bu dil yaygınlaştıkça toplumsal barış zarar görür. İnsanlar birbirini anlamaya değil, kategorize etmeye başlar. Kimlikler üzerinden kurulan bu ayrımcı bakış açısı, zamanla şiddeti ve nefreti meşrulaştırır. Söylenen sözler yalnızca bir fikir beyanı olmaktan çıkar; insanları hedef hâline getiren, onları değersizleştiren bir araca dönüşür. Bu noktada hukuk geri plana itilir, bireysel sorumluluk yerini toplu suç anlayışına bırakır.
Irkçılığın en tehlikeli yönü ise kendini bir savunma refleksi gibi göstermesidir. “Ben sadece milletimi savunuyorum” ifadesiyle başlayan söylemler, çoğu zaman karşısındakini insanlıktan çıkarmaya kadar ilerler. Oysa bir kimliği savunmak, başka bir kimliği aşağılamayı gerektirmez. Bu çizgi aşıldığında, savunma değil; açık bir dışlama ve ayrımcılık ortaya çıkar.
Milliyetçiliğin Kırmızı Çizgisi
Milliyetçilik, bir ülkeye, topluma ve ortak değerlere karşı sorumluluk duymayı ifade eder. Bu anlayış, birlikte yaşama iradesini, ortak geleceği ve toplumsal dayanışmayı güçlendirmeyi amaçlar. Milliyetçilik, özünde yapıcıdır; korumaya, geliştirmeye ve sahip çıkmaya yöneliktir.
Irkçılık ise bu noktada başlar ve milliyetçiliğin kırmızı çizgisini aşar. Çünkü ırkçılık, bireyleri davranışlarıyla değil; doğuştan gelen kimlikleriyle yargılar. İnsanları tek tek değerlendirmek yerine, onları ait oldukları varsayılan gruplar üzerinden suçlar, aşağılar ya da tehlikeli ilan eder. Bu yaklaşımda artık sorumluluk bireysel olmaktan çıkar, kolektif bir yargıya dönüşür.
Bu iki kavram arasındaki fark, çoğu zaman niyet üzerinden açıklanmaya çalışılır. Oysa belirleyici olan niyet değil, ortaya çıkan sonuçtur. Eğer bir söylem, başka insanları doğuştan eksik, suçlu ya da potansiyel tehdit olarak gösteriyorsa; bu söylemin adına milliyetçilik denmesi onu meşru hâle getirmez. Tam tersine, milliyetçiliğin özüne zarar verir.
Milliyetçilik, “biz” duygusu üretirken; ırkçılık “öteki” yaratır. Birincisi ortaklık kurar, ikincisi ayrıştırır. Milliyetçilik toplumu bir arada tutmayı hedeflerken; ırkçılık toplumsal çatlakları derinleştirir. Bu nedenle milliyetçiliğin kırmızı çizgisi nettir: Kimliği savunmak, başkasını insanlıktan çıkarmaya başladığı anda anlamını yitirir.
Gerçek milliyetçilik, bireyi yok saymaz; hukuku dışlamaz; suçu kimliğe yüklemez. Aksi hâlde savunulan şey bir değer değil, yalnızca öfkenin ideolojik kılıfa sokulmuş hâlidir.

Temsili Görseldir
Kavramları Korumazsak, İnsanlığı Kaybederiz
Bugün yaşanan tartışmaların büyük bir kısmı, kötü niyetten değil; kavramların net bilinmemesinden kaynaklanıyor. Milliyetçilik, vatanseverlik ve ırkçılık arasındaki sınırlar belirsizleştiğinde, en makul cümleler bile yanlış yerlere çekilebiliyor. Bu yüzden tartışmayı büyütmeden önce, konuştuğumuz kavramın neyi ifade ettiğini hatırlamak zorundayız.
-
Vatanseverlik: Bu ülkenin iyiliğini istemek, zarar görmesine karşı durmak, sorumluluk almak.
-
Milliyetçilik/Ulusalcılık: Ortak kimlik, ortak hukuk ve ortak gelecek fikrine sahip çıkmak.
-
Irkçılık: İnsanları doğuştan gelen kimlikleri üzerinden yargılamak ve genellemek.
Bir toplumu güçlü yapan şey, kimin ne olduğuna değil; kimin ne yaptığına bakabilmektir.
Tartışmayı büyütmeden önce, konuştuğumuz kavramı hatırlayalım.
Irkçılığı normalleştiren her cümle, yalnızca hedef aldığı gruba değil; topluma ve insanlığa zarar verir. Suçu kimliğe yüklemek kolaydır, ama adil değildir. Zor olan; bireyi ayırmak, suçu suçluya yüklemek ve masumu korumaktır. Medeniyet dediğimiz şey de tam olarak budur.
Bir toplumu güçlü yapan şey, kimin ne olduğuna değil; kimin ne yaptığına bakabilmesidir.
Ali Değişmiş
- KATEGORİLER:
- | Blog & Makaleler |
- | Kültür Sanat Haberleri |




You must be logged in to post a comment Giriş